DEVAM EDEN GAZZE DRAMI; MERHUM TURGUT ÖZAL’IN MİSYONU

18 Nisan 2024 Tarihinde İTO’da yapılan Meclis toplantısında aşağıdaki konular çerçevesinde bir konuşma gerçekleştirdim. Bu konuşmanın gözden geçirilip yazı diline çevrilmesi ile ortaya çıkan metni sunuyorum.

İSRAİL SALDIRILARI ALTINDAKİ GAZZE İÇİN SÖZÜN BİR FAYDASI YOK!

Ekim 2023’den bugüne Gazze’de tarihin en büyük dramlarından biri yaşanıyor.

Nerdeyse tüm sohbetlerimizin ve toplantılarımızın başlangıç cümlelerinde hep bu üzücü olaya dikkat çekiyoruz.

Burada vuku bulan olay bir savaş veya bir muharebe değil ölçüsüz bir güç kullanımı.

Bir devletin askeri güçleri ile sivil insanların üzerine acımasızca gidişini ibretle izliyoruz.

Çocukları, kadınları, hastaları hedef alıyorlar ve halkın direncini kırarak Gazze’deki 2.5 milyon insanı bu topraklarda ya imha etmek ya da buraları boşaltmaya mecbur etmek gibi bir politikayı uyguluyorlar.

Yardımlara izin verilmiyor. Üstüne üstlük dünyanın güçlü olarak addedilen ülkeleri bu zulme ses çıkarmıyor.

Birleşmiş Milletler maalesef dünyanın en önemli denge gücü olarak etkisiz durumda.

Maazallah bu hal dünyada daha kötü senaryolara da yol açabilir, çok dikkatli olmak gerekir.

Son günlerde İsrail’in İran ile münasebetlerinin gerilmesi de bölgemizde ayrı bir problem kaynağı.

Türkiye bir yandan Ukrayna-Rusya krizinden etkilenmeye devam ediyor diğer yandan da  önlenemediği takdirde İsrail-İran krizinin en büyük mağduru olabilir.

Bu sebepten Türkiye, Ukrayna-Rusya krizinde olduğu gibi sağ duyulu tavrını muhafaza etmeli, soğukkanlı ve suhuletli bir şekilde barış odaklı diplomasiyi takip etmelidir.  

Hiçbir gücün kendi üzerinden diğerine zarar vermesine müsaade etmemelidir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı’nın sahneden çekilmesi sonrasında hâkimiyeti altındaki topraklar olabildiğince küçük parçalara bölünmüştü.

Bir yandan Orta Doğu diğer yandan Kuzey Afrika ve Balkanlar küçük küçük devletçiklere ayrıldılar. Daha sonraki yıllarda ve özellikle son dönemlerde bu parçalanma senaryoları hâlâ tırmandırılıyor.

Suriye birkaç parçaya bölündü, Irak keza öyle, Libya öyle, Sudan öyle.

Bu örnekler çoğaltılabilir.

Şimdi İran üzerinden de bu tip bir gayretin olduğunu hissediyoruz.

Tabii bu sömürgeci güçlerin tarih boyunca Türkiye üzerinde de hiç bitmeyen emelleri var.

Bunu I. Dünya Savaşı sonunda denediler. Milletimizin verdiği Kurtuluş Mücadelesiyle bütün planları berheva oldu.

İnşallah hayallerinde besledikleri gibi bize karşı bu tür bir kalkışmaya yine girişmezler.

Bu ülkenin vatandaşları olan bizler, etrafımızda tarih boyunca sürdürülen bu ayrıştırıcı politikalara karşı dikkatli olup birlik ve berberliğimizi muhafazaya gayret sarf etmeliyiz.

Ülkemizin gelişmesi için farklı fikirlerimiz olabilir. Fakat birlik ve beraberliğimizi birbirimize tahammül ederek korumayı bilmeliyiz.

Komşularımızın da daha fazla parçalanmalarına olumlu yaklaşmamalıyız.

Bölgemize dışarıdan yapılacak müdahalelere ülke olarak karşı koymalıyız.

Ayrıca önümüzdeki günlerde siyasette ve uluslararası ilişkilerde doğabilecek sıkıntılara karşı işlerimizi ve ekonomik faaliyetlerimizi daima kontrollü bir şekilde devam ettirmeliyiz.

Ülke olarak daha tutumlu olmalıyız. Gereksiz harcamalardan hem merkezî otorite hem de yerel yönetimler olarak kaçınmalıyız.

Yapılan tüm harcamalar borçlarımızı arttırıyor ve bunlar bizleri ekonomik olarak borçlandığımız ülkelere daha fazla bağımlı hale getiriyor.

Burada devlet yönetimimiz muhakkak kendi sorumluluk alanında gerekli tedbirleri alıyor ve almaya devam edecek.

Ama bizler de kendi kontrolümüz altındaki bireysel veya kamusal yapılarda bu tasarruf tedbirlerini olabildiğince uygulayabilmeliyiz.

Unutulmamalıdır ki bu tür konularda herkes ve her kesim kendi gücü nispetinde sorumludur.

Allah yardımcımız olsun. 

MERHUM TURGUT ÖZAL’I VE DÖNEMİNİ NASIL DEĞERLENDİRMELİYİZ

Türkiye’nin sekizinci Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal, 17 Nisan 1993’de  Çankaya Köşkünde fenalaşıp kaldırıldığı  hastanede vefat etmişti. O günden bu yana 31 sene geçti.

Özal’ın Türkiye’de etkin olduğu dönem ülkemizin çok ciddi bir değişim ve dönüşüm yaşadığı dönemdir.

Özal’ın ilk önemli icraatı Demirel’in başbakanlığı dönemindeki 24 ocak 1980 kararlarıdır. Bu kararlar, Türkiye’nin liberalleşmesi ve ekonomisinin dünya ile daha fazla entegre olabilmesi yolundaki önemli bir ilk adım olmuştur.

Daha sonra 12 Eylül askeri darbesi olmuş ve darbeyi gerçekleştiren Kenan Evren başkanlığındaki komutanlar ülkenin siyasi yapısını adeta yeniden organize etmişlerdi.

Askerî dönemden sivil idareye geçerken 1983 seçimlerinden itibaren  Türkiye’nin başında merhum Turgut Özal başkanlığındaki Anavatan Partisi kadrolarını gördük.

Bu zaman dilimi dünya üzerinde de önemli gelişmelere sahne olan bir süreçti.

Bu dönemde kabaca ifade edersek ABD de Ronald Reagen ve  İngiltere’de de Margaret Teacher’ın ortak gayretleri ile gelişmekte olan ülkeleri dünya ekonomik sisteminin içine çekme çabaları vardı.

Özal’ın liderliğindeki ANAP ta işte tam bu dönemde; ülkeyi ihracata dayalı kalkındırmaya, para sistemini dünyaya entegre etmeye, bürokratik yapıyı ideolojik kemikleşmelerden sıyırmaya ve ülkenin yönünü daha fazla Batı’ya doğru çevirmeye çalışıyordu.

Bu arada Özal yetişme tarzı itibariyle muhafazakar bir aileden geldiğinden ülkedeki muhafazakar kitlelerle de çok sıcak ilişkiler kurmuştu.

Üstelik darbeyi yapan kadro, kamuoyuna verdiği imaj itibariyle başında bir emekli askerin olduğu MDP’yi iktidara getirmek istiyordu.

Fakat Anayasa’ya büyük bir çoğunlukla “evet” oyu veren halk, seçimlerde darbeyi yapan kadronun isteği hilâfına ANAP ve Özal’ı iktidara getirmişti.

Böyle bir konjonktür içinde ülkedeki liberal kapitalist bir yöne doğru gitme süreci, halkın benimsediği bir lider ve parti eliyle daha da kolaylaşmaktaydı.

12 EYLÜL SONRASI MUHAFAZAKAR AYDINLARIN İKTİDARA GELİŞİ

Dünyada küreselleşmenin tarihî süreç içindeki safhaları değerlendirilirken en kilit tarihler olarak 1980’li yılların ilk bölümü zikredilmektedir. Küreselleşmenin üçüncü devresi olarak dile getirilen tarih 1980 başıdır. İşte bu dönem tam da Türkiye’de  yeni bir iktidarın başladığı yıllardı.

O tarihlerde ben Üniversite seçme sınavlarını  kazanarak girdiğim Boğaziçi Üniversitesinde  siyaset bilimi  öğrencisiydim.

Prof. Dr. Suna Kili, adlı bir hocamız vardı. Rahmetli  Suna Kili, devrim tarihi ve siyasi düşünce tarihi derslerimize girerdi.  Aynı zamanda ihtilalci komutanlara da danışmanlık yaptığı söylenirdi.

Bize bir gün ilginç bir şey demişti ki ben o lafı, o günlerden çok daha sonraları gerçek manasıyla anlayabilmişimdir.

Merhum Kili’nin dikkatinize sunacağım sözlerini özetle şöyle ifade edebilirim;

“Türkiye’nin yeni dönemde daha başarılı olması için ‘muhafazakar aydın’ tanımına uygun kişilerin ülke yönetiminde olması gerekiyor…

Türkiye’nin daha fazla modernleşmesi ve Batılılaşması lazım. O sebepten yöneticilerimiz Batı’daki aydınlanma ideallerini benimseyen  tipte aydın vasfına sahip kişilerden olmalıdır. Ama bu kişilerin aynı zamanda toplumun değerlerine de vâkıf, bir yönüyle de muhafazakar bir karaktere sahip olmaları çok yarar sağlayacaktır. Hem değerlerimizi muhafaza etmeli hem de toplumu Batılı aydınlanmacı bir yöne doğru götürebilmelidirler.”

Dikkatli bakınca başta Özal olmak üzere ANAP’ın o dönemdeki kadroları bu vasıflara çokça sahip politikacılardı.

Belli bir dönem halk, Özal’ı ve serbestleşme politikalarını çok benimsedi. Türkiye kısa dönemde ciddi oranda dışa açıldı.

Ülke insanı dış ülkelerle çok fazla ilgilenir oldu. Özelleştirmeler arttı. Ülkede farklı bir hava esti.

Bu devrede dünyada da liberalleşme yükselmeye devam ediyordu. Hatta Rusya bile 85’lerin ortalarından itibaren serbestleşmeye başladı ve 80’lerin sonunda SSCB dağıldı.

Özal daha sonra Cumhurbaşkanı oldu. Bu süreçte halk nazarında eski popülaritesini kısmen yitirdi. Darbe öncesi etkin olan liderler zamanla yeniden sahnede yerlerini almaya başladılar. ANAP içinde de Özal’ın kontrolü kısmen azalıyordu. Onun çok da tercih etmemesine rağmen Mesut Yılmaz partinin başına geçmişti.

Fakat yeni bir hamle yapmaya niyetliydi ve kendine benzeyen özellikleri olan Aydın Menderes ile ortak hareket ederek yeni bir liberalleşme havası estirmeye soyundular.

ÖZAL’IN VEFATI SONRASI

Fakat Turgut Özal’ın 1993 Nisan ayındaki vefatı ile bu hareket lokomotifini yitirmiş oldu.  Gerçi kısa bir süre sonra Aydın Menderes’in kurduğu Büyük Değişim Partisi ile 1983 ANAP ruhu yeniden canlanır mı tarzında bir takım beklentiler hâsıl olsa da Menderes’in siyasi hayattaki farklı tercihleri ve daha sonra kaza geçirip fizikî imkansızlıklarla karşı karşıya kalması bu projenin bitip gitmesine neden oldu.

1996 ile 1997 arasındaki Necmettin Erbakan liderliğindeki hükûmetin 28 Şubat 1997 MGK kararları sonrası zor bir sürece girmesi ülke tarihinde yeni bir dönüm noktası oldu. Ülkenin, belli bir dönemini askerî ve sivil bürokrasi içindeki bir kesimin kontrolüyle vesayetçi bir baskı altında geçirmesi, Türkiye’nin hayallerine vurulan büyük bir darbe oldu. Ve o tarihler  zor dönemler olarak kayıtlara geçmiştir.

2002 sonrasında Ak Parti’nin iktidara gelmesi ile yeniden “muhafazakar aydın” tanımına uygun bir kadro dönemi başlamış oldu. AK Parti’nin de bir dönem kendisi için “Muhafazakar Demokrat” tanımını kullandığını hatırlamamız bu açıdan önemlidir.

Tabii her devrin kendine has özel şartları olduğundan hiçbir dönemin birbiri ile tıpa tıp aynı olacağı beklenemez. Fakat Ak Parti yöneticileri de Adnan Menderes ve Turgut Özal çizgisini örnek aldıklarını her fırsatta vurgulamışlardır.

Konumuza dönersek merhum Turgut Özal sonrası dönem dikkatlice izlendiğinde 1980’lerde başlayan bu muhafazakar aydın damarın, ülkede önemli bir etki alanı oluşturduğu rahatlıkla gözlemlenebilir.

BU BAĞLAMDA DÜNYADA KISACA NELER OLDU?

Yine aynı dönemde uluslararası siyasette ve özellikle halkı Müslüman olan ülkelerde radikal görüşlerden çok daha ılımlı, İslâmî fikirlere sahip elitlerin iktidarlara gelmelerinin teşvik edildiğini n görüyoruz.

Toplumsal yaşam itibariyle de liberal yönü ağır basan, İslâmî hassasiyetlerin hayatın içinde çok da fazla etkin olmadığı ama geniş anlamıyla bakıldığında halk İslâmı, diye tabir edilebilecek daha çok cami ve ev merkezli bir dini düşünce ve fikriyatın hâkim olduğunu söyleyebiliriz

Özellikle Batılı ülkelerin de bu konuda ellerinden gelen gayreti gösterdiklerine ve esasında hâlâ da göstermeye gayret ettiklerine şahit oluyoruz.

İlave olarak 80’lerden sonra dünyada hâkim duruma geçen liberal kapitalist hegemonya, Fukayama’nın deyişiyle âdeta “tarihin sonunu ilan etmiş” ve özellikle sosyalizme karşı onu devletleriyle birlikte dağıtarak önemli bir zafer elde etmişti.

Fakat bu hegemonya dünyaya adalet, mutluluk, hakça bir paylaşım getirebildi mi, sorusuna verilecek cevabın üzerinde de özellikle durmak gerekiyor.

Avrupa’nın göbeğinde Bosna ve Kosova’da zulümlere hatta soykırımlara göz yuman bu sistem hakikaten dünyada bir zafer mi elde etti?

Bu sorular ve bunlara verilecek cevaplar da tartışılabilecek önemli konular olarak bir kenarda durmalıdır, diye düşünüyoruz.

Bu analiz başka bir yazıda çok daha detaylandırılabilir fakat biz daha çok Özal merkezli bir yazı kaleme almaya çalıştığımızdan burada toparlamaya çalışmak herhalde daha uygun olacaktır.

SONUCA DOĞRU GİDERKEN

Özetle ifade etmek gerekirse rahmetli Özal, dünyanın küreselleşme döneminde aldığı yeni şekle uygun olarak Türkiye’nin de  daha fazla liberalleşmesi ve dışa açılması konusunda özellikle muhafazakar kimliği ile çok önemli bir işlev görmüştür.

İlave olarak Özal’ın bu tavırları, 12 Eylül ile birlikte ağırlık kazanan askerî vesayet gücünün o günler için kısmen dağılmasına da sebep olmuştur.

Yazımızda fark edeceğiniz üzere Özal’ın politikaları iyidir veya zararlıdır, biz şu noktalara katılıyoruz, şuralara da katılmıyoruz tarzı diye bir yorumda bulunmak istemedik.

Ama Türkiye ve dünya tarihi içerisinde Özal’ın ve ANAP’ın bir toplumda uyandırdığı dönüştürücü etkiyi ortaya koymaya çalıştık.

Bununla birlikte başka çerçeveler içinde Özal politikalarının ülke açısından ne tür yararları veya zararları olduğunu serinkanlılıkla tartışmanın faydalı olduğuna inanıyoruz.

Hayatın içine müdahale etmeyen veya yaşanan hayata bir teklifi olamayan dinî düşüncenin arzu edilen faydaları ne ölçüde sağlayabileceği, muhafazakar tanımının içine giren yönetimlerin neleri muhafaza etmeyi hedefledikleri, liberal kapitalist bir dünya sistemi içinde dinî inançlarını sürdürmek isteyen kitlelerin bu arzularını hangi yolları kullanarak sağlayabilecekleri hep tartışılması gereken hususlar olarak ortada durmaktadır.

Son olarak yeniden rahmetli Özal’a dönersek kendisi Türk siyasi hayatında hakikaten dönüştürücü bir rüzgar estirmiş önemli bir devlet adamı olarak tarihte yerini almıştır.

Fakat  onun dönemini, dünyanın ve ülkenin içinde yaşadığı şartlardan ayrı değerlendirmek de pek isabetli olmaz kanaatindeyiz.

Kendi değerleri ve hedefleri noktasında samimi bir gayret gösterdiğine şahit olduk. Ama bu, onu ve dönemini serinkanlılıkla değerlendirmemize  mani olmamalıdır.

Allah (cc),  Turgut Özal’a ve onun gibi ülkesi için samimiyetle çalışmış tüm devlet büyüklerimize rahmet eylesin.

Erdemli insan olabilme yolculuğu

 

VAROLUŞ VE BİLGİ KAYNAKLARI İLE İLGİLİ SORULAR

İnsanoğlu hayatının anlamını ararken öncelikle kritik mahiyetteki bazı soruları sorabilmeli ve sonraki adımda da onların cevaplarını bulmaya çalışmalıdır. Ancak bu sayede hayat bir mana ifade edebilir. Dinler ve felsefi ekoller de bu süreçlerde insana büyük oranda destek sağlamaktadırlar.

İnsanoğlu için cevabını aradığı birinci önemli soru genellikle ben kimim sorusu olmaktadır.

Tabii bu konunun tamamlayıcı unsurları olarak insanoğlunun bu hayata gelişi nasıl olmuş, onun varlığının gayesi nedir, onun var olmasına karar veren irade ondan neler istemektedir gibi sorular da beraberce cevaplanması gereken hususlar olarak öne çıkmaktadır.

Diğer bir önemli soru da insan öldükten sonra ne olacaktır? Bu kadar önemli bir varlık olan insan için ölüm bir yok oluş olmamalı ve hayatta var oluşun ölümden sonra da devam eden bir anlamı olmalıdır. Dolayısıyla bu noktada da varoluşa anlamlı cevaplar bulabilmek tabiidir ki çok büyük önem arz etmektedir.

Zikri geçen iki soru felsefi literatürde ‘mebde ve mead’ yani ‘başlangıç ve son’ meselesi diye ifade edilmektedir. Bu iki soruya cevap bulabilme aynı zamanda çok önemli bir başlık olan varlığın anlamını kavrayabilme arayışıdır.

Bu alana Ontoloji, yani varlığın incelenmesi veya Varlık Nazariyesi adı verilmektedir.

İkinci olarak, insanın bilgisinin kaynağı nedir sorusunun cevabını aramak da bir başka önemli ve tamamlayıcı bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır

Bilgini kaynağı nedir? Bilgiye ulaşmada akıl ne kadar etkilidir, vahiy nerede durmaktadır? İnsanoğlu varoluşu ve benliği ile ilgili soruların cevabını hangi bilgi kaynaklarına başvurarak bulacaktır veya bulmalıdır. İşte buna da Epistemoloji veya Marifet Nazariyesi adı verilmektedir. .

Bu çerçevede üzerinde önemle durulan üçüncü önemli başlık da Ahlak veya etik diye tanımlayabileceğimiz insan davranışlarının mahiyetinin incelenmesidir. Ahlak bir açıdan “hulk” kelimesinin çoğuludur ve huylar, seciyeler anlamına gelmektedir. Dolayısıyla gerçek anlamıyla ahlak, insanın “hulk” üzere, yani yaratılışındaki genel özellikleri üzere olmasıdır.  Burada şu soru karşımıza çıkmaktadır:

İnsanoğlunun yaratılıştan gelen özellikleri nelerdir?

Bizim inancımız insanoğlunun temiz bir fıtrat üzere yaratıldığını öngörmektedir. Bu noktadan hareketle şunu söylemek mümkün hale gelir ki ahlak, kişinin yaratılışındaki İslam fıtratı üzerine olması demektir.

Bu noktada  özellikle, “Sen yüzünü Hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir” (er-Rûm 30/30) meâlindeki âyetle, “Dünyaya gelen her insan fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahudi, hıristiyan, Mecûsî (farklı bir rivayete göre hatta müşrik) yapar” (Buhârî, “Cenâʾiz”, 79, 80, 93; Müslim, “Ḳader”, 22-25) meâlindeki hadisler konumuzla uygun olarak değerlendirilebilecek kaynaklardır.

Özetle İnsan, İslam fıtratı üzere yani iyilik ve güzelliklere meyyel olarak yaratılmıştır. Ahlak başka bir ifadeyle, fıtrata uygun güzel huylara sahip olmak anlamına gelmektedir.

İnsanoğlunun, varlığını anlamlandırması, bilgi kaynaklarını seçmesi ve bunlara dayalı olarak sahip olduğu ahlaki anlayışı ile vardığı nokta, onun bu hayatta nasıl bir istikamet alacağını da belirlemektedir. Diğer bir ifade ile bir insanın ameli ve aldığı aksiyonu, kendisinin varoluşu ile ilgili sorduğu sorular, bulabildiği cevaplar ve bu süreçte başvurduğu bilgi kaynaklarına göre şekillenmektedir.

DOĞRU BİLİNCİN OLUŞUMU

İnsanoğlunun kendi iç dünyasında, yukarıdaki temel sorulara verilen cevaplar çerçevesinde, her şeyi gözlemleyen bir BEN’lik duygusu ortaya çıkmaktadır. Buna bazı uzmanlar tarafından GÖZLEMLEYEN BEN adı da verilmektedir.

İlave olarak insanın kendi ihtiyarı, yani kendi seçimi dışında edindiği çeşitli kimlikler bulunmaktadır; Mesela kadın veya erkek oluşu, içinde doğduğu ve yetiştiği kültür ve medeniyet dairesi, bulunduğu ülke, yaşadığı şehir, mahallesi ve ailesi bu tarz kimlik unsurlarıdır.

Bunların da insanın benliğinin teşekkülünde önemli oranda etkileri bulunmaktadır.

İşte tüm bu unsurların karşılıklı etkileşimi ile İnsanın GÖZLEMLEYEN BEN’İ şekillenmektedir.

İnsanın ilave olarak GÖZLEMLENEN BEN adı verilen bir BENLİK daha vardır. Buna da kısaca insanın egosu veya nefsi de denebilir.

İnsanın anlam dünyasındaki keşifleri ve sonrasında buna dayalı olarak hayatına verdiği/vereceği yön sürecinde HAKİKİ BİLİNCİ ( yani gözlemleyen beni) onun GÖZLEMLENEN BENİNİ sürekli kontrol altında tutmaktadır/tutmalıdır.

Sonradan oluşan kimliklerin, bilincin, duyguların, sosyal kimliklerin, mesleklerin de gerçek manada anlamlı olabilmesi için öncelikle hakiki benliği ( bilinci) ile ilgili TEMEL SABİTELERİN  yerli yerine oturmuş olması önemlidir..

Peki Oturmasa ne olur? O zaman insan yaşadığı hayat içinde gerçek yerini bulamaz ve kendini gerektiği şekilde anlamlandırmaz. Mesleğini doğru seçemez, aile ve sosyal hayatını üzerine oturtacağı zemini isabetli bir şekilde belirleyemez, amelleri sağlıklı olamaz..

BİR MÜSLÜMANIN BU BENLİK OLUŞUMU SÜRECİNDE SABİTELERİ NELERDİR VEYA NELER OLMALIDIR?

Bir İnsan İslam Dini ana penceresinden baktığımızda öncelikle ALLAH tarafından yaratılmış olan evrenin bir parçasıdır, kendisine çok önem verilen insandır ve yine önemli bir değer olarak Allah’ın kuludur.

‘ Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım’(Zariyat suresi ayet 56) ayeti bu konuyu açıkça ortaya koymaktadır.

İnsan dünyada belli bir süre yaşar ve bu süre kendisi tarafından tayin edilmiş bir zaman değildir

Dolayısıyla kendisine bu hayatı bahşeden Allah’ın kendisinden neleri beklediğini iyi anlamak, bilmek ve hayatını ona göre düzenlemek durumundadır

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, kendi çabasıyla seçmediği ama hikmet-i ilahi üzere içinde yer aldığı bir ülkeye, bir millete, bir şehre, bir mahalleye ve bir aileye ait olması da onun benliğinin gelişmesinde belli düzeyde bir yere sahiptir.

Zaman içinde kendi ihtiyarı ile sahip olduğu mesleğinden ve diğer uğraşlarından dolayı başka kimliklere de sahip olur. Öğrenci, öğretmen, iş adamı, işçi anne, baba vb

Tüm bu kimlikler ve aidiyetlerin de insana yüklediği belli mükellefiyetler bulunmaktadır

İnsanoğlunun sonradan edindiği tüm kimlikleri, en üst kimliğine uygun olarak yani kul olma bilinci içerisinde ve gözlemleyen ben’inin ( hakiki bilincinin) gözetimi altında değerlendirmek ve anlamlandırmak gibi çok önemli bir mükellefiyeti de bulunmaktadır. Bunu gereği gibi yapabildiği oranda yaşadığı hayat daha anlamlı olacak, sonradan kendi üzerine yüklenen diğer vazifelerin de daha rahat bir şekilde üstesinden  gelebilecektir..  Bunu başaramadığı oranda muhtemelen birçok iç sorun yaşayacaktır.

İnsan kendi rızası ile bu tercihleri yaptığı zaman üzerine yüklenen kimliklerle ilgili mükellefiyetler ona ağır gelmeyecek, herhangi bir iç sıkıntı yaşamayacaktır. Ancak böylesi bir durumda hayatını belli bir denge içinde sürdürebilecektir.

İnsanın etrafında bir çok kereler kendi dışında gelişmiş olan şeyler ( çevre şartları, pozisyonlar, içinde bulunan ortamlar, mesleklere ve alt kimliklere yüklenen değerler) onu yönlendirebilir ve bazen de adeta belli bir kıskaç içine alabilir.

Öncelikle bunları fark etmek ve buradan çıkmaya çalışmak önemli bir uğraştır. Bu gayret insanın kendini bulma, hakiki kimliğine ve benliğine ulaşma çabasıdır

Burada Doğan Cüceloğlu’nun Savaşçı adlı kitabında anlattığı bir örnek konuyu güzel ortaya koymaktadır. Bir adam beraber olduğu toplulukta kaç kişi olduklarını saymaya başlıyor. Bir çok deneme sonrası her seferinde ulaştığı sayı, olması gerekenin daima bir eksiği çıkıyor. O topluluğa ait başka birkaç kişiye de saymasını söylüyor. Ulaşılan rakamlar hep olması gerekenin bir eksiği çıkıyor. Sonuçta oradan geçen başka birisine saydırıyorlar. Bu sefer rakam olması gerektiği gibi çıktığı fark ediliyor. Dikkatlice düşündüklerinde hata yaptıkları noktayı buluyorlar. Topluluk içinde bulunan ve kendi içinde bulundukları gurubu sayanların hepsi aynı hatayı yapıyor yani kendilerini saymayı unutuyorlar.

İşte kendi hakiki bilincini kavrayamamış kişilerin düştükleri hatayı anlatan ilginç bir tespit.

Esas benliğinin ve BEN’inin farkına varamayan kişilerin aynen bu durumda olduklarını var sayabiliriz.

Buradan hareketle şöyle bir sonuca ulaşmak mümkün: İnsanoğlu kendisinin hakkıyla farkına varamadığı zaman,  gerçek kimliğiyle yaşamaya muvaffak olamıyor. Kendisini, gözlemleyen beninin, yani gerçek benliğinin kontrolü altında yaşadığını sanıyor. Oysa bu kişi gerçek kimliği ile yaşamıyor ve davranamıyor adeta yaşıyormuş gibi bir hayat sürüyor.

Peki bu halden kurtulmak nasıl mümkün olabilir?

İnsanın hakiki kimliğinin dışında bir şekilde yaşadığı halden uyanması veya en azından uyanmaya çalışması için ciddi bir gayret göstermesi ve adeta kendisi ile mücadele etmesi gerekmektedir. Burada önemli olan, insanın kendi özgün seçimini yapabilmesi, gerçek kimliğini bulma yoluna girebilme iradesi göstermesidir. Bu bir oluş ve tekamül sürecidir. Ciddi bir çaba sarf etmesi icap etmektedir.

İNSAN BU SEÇİMİ NASIL YAPABİLİR?

Bahsi geçen süreçte insanın atması gereken ilk ve önemli adım, CESARET sahibi olmak ve kendisi ile dış dünyayı iyi analiz edebilmektir. Öncelikle kendi  iç dünyasına derinlikle bakabilmeli, yukarıda belirttiğimiz ana soruları sorabilmeli, doğru ve  anlamlı cevaplar bulabilmelidir..

Burada kullanabileceğimiz en anlamlı fiil DÜŞÜNMEK, yani insanın adeta kendi İÇİNE DÜŞMESİ VE HAKKIYLA TEFEKKÜR EDEBİLMESİ’dir.

Doğru ve derinlikli düşünmek hedefe varabilme yolunda önemli bir vasıtadır.

Bu konuda kullanılan önemli bir diğer kavram da ‘afaki ve enfusi tefekkür’ diye ifade edilmektedir.

Fussilet suresi 53’ncü ayette geçtiği üzere ‘Biz onlara hem afakta ( kendi dışındaki dünyada) ve enfüste (hem kendi nefislerinde ) delillerimizi göstereceğiz ki, Kur’ân’ın hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Senin Rabbinin her şeye şahit olması kafi değil mi?’

Bu gayret içine giren kişi için önemli bir diğer nokta da NİYET’tir. Salih bir niyet, insanın  içinde bulunduğu ortamı nasıl anlayacağını, o ortamda bilincini nasıl organize edeceğini belirleyen önemli bir etkendir.

Ameller niyetlere göredir hadis-i şerifi niyetin önemini çok iyi anlatmaktadır

Ayrıca samimiyet ve içtenlik bunu tamamlayan bir başka özelliktir. Yani insanın her durumda sahici olabilmeyi başarabilmesidir.

Her olaydan alabileceği derslerin ve öğrenebileceğinin en fazlasını elde edebilmek de bir diğer önemli başlıktır. ( Tecrübe biriktirmek) Tecrübe, gözlemleyen bilinci daima canlı tutan çok önemli bir birikimdir

Tüm bunların sonucunda varılan nokta doğru bir KARARIN alınabilmesidir. Karar bir yanıyla bu sürecin son aşaması, bir yanıyla da çok önemli bir yolun başlangıcıdır.

KİŞİSEL BÜTÜNLÜK ÖNEMLİDİR

İnsan kendi içinde dengeli olabilmek ve kişisel bütünlüğünü sağlayabilmek için, bulunduğu halin dışında daha büyük bir gerçeğin parçası olduğunu idrak edebilmelidir. İnsanoğlu kendisini bir bütünün parçası olarak BEN şuuru içinde görmelidir.

Burada Allah tarafından yaratılmış tüm evrenin önemli bir değeri olduğu, insanın bu muazzam evrenin bir parçası olmakla ayrı bir değer kazandığı ve bu yaradılışa uygun bir davranış bütünlüğü içinde bulunmasının öneminin farkında olmasına dikkat çekilmektedir.

Bu noktada bakış açısının şöyle olması sıhhatli bir sonuca ulaşabilmeyi sağlayabilir. Mesela bir insanın herhangi bir meseleden dolayı ıstırap çektiğini var sayalım. Bu ıstırab çekme aslında büyük resim içinde ailesinin, milletinin ve insanlığın top yekün ıstırabı olarak düşünülmelidir. Keza bir insanın mutluluğu da halka halka tüm insanlığın mutluluğuna giden yolun ilk merhalesi olarak ele alınmalıdır. Bütünün parçası olabilmeyi becerebilmek ancak bu tip bir bakış açısı ile mümkün olabilir.

MUSİAD’ın bir dönem sıkça kullandığı şöyle bir sloganı vardı ki bence bu hakikati en güzel şekilde açıklamaktadır

Bütün insanlığın kurtuluşu olmayan bir kurtuluş bizim de ( benim de) kurtuluşumuz olamaz

İnsanın dışındaki varlıklara ( hayvanlar, bitkiler) baktığımızda onlarda hiç bir eksiklik göremeyiz. Fiziki açıdan kusursuz ve tamdırlar. ( Bazı özel istisnaların dışında)  Ayrıca onların hepsinde ayrı ayrı yönleri güçlü olan sevk-i ilahi ( iç güdüleri) ve kendilerine tayin edilmiş ve dışına çıkamayacakları görevleri vardır

İnsan da fiziki açıdan kusursuzdur. Hayvanlardan farklı olarak zihinsel kanatları, ayakları, ruhi kabiliyetleri vardır. Bunlar çocukluktan itibaren kendisine bahşedilmiştir. İlave olarak, insanı hayvandan ayıran en önemli özelliği irade-i cüziyesidir. İnsan kendi iradesini kullanarak farklı seçenekler arasında kararlar verebilir. Bu karar sürecinde de kendisine verilmiş özellikleri en iyi şekilde kullanabilmelidir. Bu özellik iyi kullanıldığında insan meleklerden de üstün olabilir. Aksi durumda ise hayvandan da aşağı bir seviyeye düşebilir

Çocuklara ve gençlere yetişme çağında verilen yanlış eğitim veya hatalı yönlendirmeler onların adeta kanatlarını veya ayaklarını zedeleyebilir, ruhi gelişimini engelleyebilir. O zaman da onlardaki kişisel bütünlük bozulabilir. (Kişiliğinin gelişmesini engelleyici etkiler, yönlendirmeler  v.s) Bunlar da zaman içinde insanın irade-i cüziyesini doğru ve verimli kullanmasını engelleyen unsurlar olabilir. Bu noktada insanoğlunun yetişme sürecinin önemi daha fazla ortaya çıkmaktadır..

KİŞİSEL BÜTÜNLÜĞÜN SAĞLANMASI

Kişisel bütünlüğün ilk şartı gerçeğe saygıdır. Gerçeğin çarpıtılmaması, insanların kendilerine ve başkalarına yalan söylememesi önemlidir.

İnsan algıladığı gerçek neyse ona uygun olarak yaptığı davranışların sorumluluğunu almalıdır. Doğru da olsa hatalı da olsa böyle davranması sorumluluk gereğidir. Burada önemli olan kişinin KENDİSİ olmasıdır

İçi dışı bir olmalıdır. Özü ve sözü aynı olmalıdır. Burada açık sözlülükle patavatsızlığı ayırabilmek önemlidir

“YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN YA DA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL” hükmü bu konuyu en iyi açıklayan bir deyimdir

İnsanın inandığı değerlerle ve ilkelerle uyumlu yaşaması kişisel bütünlük açısından gereklidir.

İnsanın kişisel bütünlük içinde hareket ettiğini en iyi değerlendirecek yer gözlemleyen benliktir, benliğin hakkaniyet adına gözlemleyen haline başka bir deyimle vicdan denir

Kişisel bütünlüğü olan insanın bakışı, oturuşu, duruşu ve davranışları kendine has bir gücü ifade eder. Kendisi ile barışıktır,  söylediklerini, savunduklarını kendi hayatında da uyguladığı için kendisi ile hiçbir durumda çelişmez.

Dolayısıyla erdemli bir hayat yolculuğu içindeki ferdin özü ve sözünün doğru oluşu, bunun yaşantısı yansıması etrafındaki insanlara da güven verir. Ayrıca kendisini daima dışındaki büyük alemin bir parçası olarak görmesi ve sadece kendisini değil içinde yer aldığı o büyük alemi de aynı oranda düşünmesi insanın hem çevresi hem de kendisi ile uyumlu bir hayat sürmesini sağlayacaktır.

Cesaret ve Gayret

İnsanın erdemli bir insan olabilme yolunda öncelikle cesaret ve gayret içinde olmalıdır.

Bunun için kendini değiştirmeye niyet etmelidir. Erdemli insan olabilme bir oluş ve terakki sürecidir.

Yunus Emre’nin ‘Hamdık piştik Elhamdülillah’ ifadesi bu süreci en iyi açıklayan sözlerden birisidir.

Doğru Karar Alma

İnsanoğlu bu değişim ve oluş sürecini başkaları istediği için değil kendi karar vererek yapmalıdır

Bir karar vermeden önce, iyice düşünmeli, olabilecek tüm alternatifleri masaya yatırmalı, bir kere karar verdikten sonra artık geriye bakmamalı ve bütün gücüyle o kararları eyleme geçirmeye çalışmalıdır

Düşünürken hislerini ve duygularını ihmal etmemeli fakat daima analitik düşünmeyi öncellemelidir ki daha rasyonel ve sıhhatli kararlar verebilsin

Karar öncesi şartları iyice incelemeli, alacağı kararın kendisine ne getirip ne götüreceğini tahayyül etmelidir. Kararlarını alırken hep ince eleyip sık tutmalı ve iyice tefekkür etmelidir. Bu arada gönlünün sesinin dinlemeyi ihmal etmemeli fakat hislerine de esir olmamalıdır. Burada önemli olan hislerini daima akıl süzgecinden geçirerek karar almaya çalışmalıdır. En sonunda, tüm bu şartlar altında kendini mecbur hissederek değil gönlünden o işi yapmaya karar vermelidir.

Ancak o zaman bu kararlar sıhhatli olur. Kararı özgür olarak almalı, etrafındaki şartlar onu belli kararlara zorlamamalıdır.

Böyle bir süreç sonrası verilen karardan dolayı da kesinlikle pişmanlık duymamalıdır. ‘Keşke sözü’ insanoğlu için zararlı bir düşünce şeklidir. Her işte hayır vardır prensibi bu noktada insanoğlunun en önemli yoldaşı olmalıdır.

Benliğinin farkına varma, başlangıç ve bitiş sorularını doğru cevaplayabilme

Bu düşünce ve karar sürecinde BENLİĞİNİ doğru bir şekilde oturtmaya öncelikle önem vermelidir.

Hakiki benliğinin farkına varmalı ve kendi alt benliklerine ve alt kimliklerine o gözle bakabilmelidir

Kişisel bütünlüğüne azami dikkat edebilmelidir ( gerçeğe saygı, yalandan kaçma, sahici olma, olduğu gibi görünme göründüğü gibi olma)

Kendini adadığı gelecekten, hedeflediği şeylerden ve kişiliğinden aldığı güçle hareket etmelidir

Başlangıç ve bitiş temasını ( mebde ve mead) hiç hatırdan çıkarmamalı bir gün öleceğini daima düşünmelidir. Bu iki önemli kavramı daima hatırda tutan bunun arasındaki hayatın öneminin de farkına varır. Kendine verilen hayatın bir gün biteceğinin idrakindedir. Yalnız bu bitiş bir son değildir. Dolayısıyla bu hal onda umutsuzluk oluşturmaz.

Hakikat yolunda kendini inşa etmeye niyet eden insan adeta bir çiftçi gibi tarlasını sürmeli, tohumunu ekmeli gerekli suyunu vermeli yani yapması gerekeni zamanında yapmalıdır. Fakat eyleminin ürününü alabilmesi için sabırla beklemelidir. Bu aşamada neyi, niçin beklediğinin bilincinde olmalıdır.

Bu durumu anlatan en doğru söz sanırım şudur: Gayret bizden başarı Allah’tandır

İnsan daima stratejik düşünmeye çalışmalıdır. Düşünceleri ve kararları rastgele olmamalı ve hepsi anlamlı bir yere oturmalıdır

İnsan,  hayatında kendisini genel eğilimlerinden ve kararlarından uzaklaştıracak, onlarla arasına mesafe koyacak hiç bir şeyin müptelası olmamalıdır. Özellikle kötü alışkanlıklardan şiddetle sakınmalıdır

Her şeye saygıyla yaklaşmalı, zorunlu olmadıkça kendisini ilgilendirmeyen işlere burnunu sokmamalıdır. Taşıyamayacağı yükün altına girmemeye çalışmalıdır

Anlamlı bir hayat sürme çabasında olan bir insan içinde bulunduğu duygusal durumu kendisi belirlemeye gayret etmelidir. Yine Doğan Cüceloğlu’nun verdiği bir örnekten hareket edersek: Mesela kişi hanımı ile tartışma yapıyor ve hanımı onu suçluyor. Burada tepki de verebilir. Fakat evliliğe saygı duyuyorsa ( ki duyması doğru bir harekettir)  ve bunun arızi bir durum olduğunu düşünüyorsa yapması gereken şey hemen karşı tepki göstermesi değil dinlemesi ve bu sayede iletişimi canlı tutmasıdır. Çünkü burada daha önemli olan evliliğinin değerini bilmesi, eşini kırmaması, onun niye böyle davrandığını anlaması ve sorunu çözmesidir. Burada en üstteki benliği, kişinin egosunu bastırabilmelidir. Başkasının davranışları onun duygusal durumunu belirlememeli  bunu kendi bilinçli seçimi ile yapmalıdır

İnsan alçak gönüllü olmalı, tüm evrenle ben değil biz bilinci içinde ilişki kurabilmelidir. Allah’la, insanlarla, bitkilerle, hayvanlarla özetle tüm evrenle dostça bir münasebet kurmaya çalışmalıdır. Ne başkalarını ezmeli ne kendini ezdirmelidir.

‘Sahip olmak’ yerine ‘olmak’ yaklaşımını tercih etmek

Erich Fromm’un kitabında belirttiği gibi “Sahip Olmak” yerine “olmak” onun için daha tercih edilir bir seçenek olmalıdır. Yani materyalist dünya şartları içinde insanlığın sürüklendiği noktada, insanoğlunun sahip olduğu maddi kazanımlarla bir değer ifade ettiği tarzındaki yanlış algıdan kurtulabilmelidir. Asıl olan başka varlıkların da mevcudiyetlerine saygı duyarak insanın kendi iç derinliğini keşfetme yolundaki gayretlerdir.

Kamil bir insan olma yolundaki kişi, her şeyi üstesinden gelinmesi gereken bir öğrenme fırsatı olarak görmelidir. Bilmelidir ki, sıradan insan bir olayla karşılaştığında ya pasif kalıp sonucu bekler  ya da ortaya çıkan sonuç ile ilgili ona buna kabahat bulmaya çalışır. Erdemli olma yolundaki insan ise kendisi sürekli emek harcar, meselelerin üstesinden gelmeye çalışır. Etkin ( girişimci) olmaya çalışır/ çalışmalıdır. Edilgen olmaktan kaçınır ( kaçınmalıdır)

İnsan nasıl güçlü olur?

İnsan niyetinin bilincinde, neyi niçin istediğinin farkında, istediği şeyi istediği için yapabilecek gücü kendisinde  görebiliyorsa güçlüdür. Bu arada içinde yaşadığı kültürel çevre de insanı etkileyen önemli bir unsurdur. Bunun etkilerini de iyi hesaba katmak gerekir.

İnsan egolarını dizginleyebiliyorsa güçlüdür. Zayıf ve kötü duygularını frenleyebiliyorsa güçlüdür.

İnsan  bazen hayatının  direksiyonunu tam olarak elinde zanneder ama içinde bulunduğu ortam da onu farklı yönlere sürüklüyor olabilir. Sürekli müteyakkız olmak önemlidir.

Güç korkudan elde edilirse sağlıklı mıdır? Bu soruya evet demek mümkün değildir. İnsanın içinden gelmeyen, dışarıdan bir etkiye, bir korkuya, bir çekinmeye dayalı bir çok husus için bu değerlendirme geçerlidir.

Mesela Otorite de korkudan öte Erich Fromm’un ‘Sahip Olmak veya Olmak’ kitabında bahsettiği gibi saygıya dayalı ise  daha kalıcıdır.

Disiplin için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Öz disiplin sıhhatli bir kişisel bütünlük alametidir

Ayrıca insanlar arasındaki ilişkilerde de karşılıklı duyulan saygıdan dolayı oluşmuş bir disiplin varsa bunun da özel bir değeri bulunmaktadır.

 

Şükran duygusu

Hayatında kendisine bir şekilde katkıda bulunan her şeye ve herkese teşekkür duygusu beslemeli ve  “ şükran duygusu” içinde olmalıdır. (En başta Allah’a)

Unutulmamalıdır ki şükretmesini bilmeyen gönül gerçek huzuru bulamaz

Ayrıca bir nimete şükür kendi cinsindendir hükmünü akıldan çıkarmamalıdır. Sadece dille şükür yeterli değildir. Elde ettiği kazanımın aynı cinsinden kendisi de başkalarını istifade ettirmelidir. Nimete sahip olan en başta o nimeti veren Allah’a borçludur. Bu borcu da hem onun isteklerini yerine getirerek hem de onun kullarına hak yolunda hizmet ederek ödemelidir

Böyle bir süreç içinde olan insan daima programlı ve ciddidir.

Bu kadar programlı ve kesin çizgilerle çizilme iddiasında olan bir hayat kişiye sıkıcı gelir mi?

Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu bu konuda şöyle bir örnek veriyor: İnsanoğlu şayet oyun oynayan çocukların işlerindeki samimiyeti yakalayabilirse bu tarz programlı ve kurallı bir hayat ona hiç sıkıcı gelmez.

Nasıl ki çocuklar oyunun kurallarını kendileri koyuyorlar ve bu oyunu oynamayı gerçekten istiyorlarsa o zaman o oyun onlara sıkıcı gelmez ise, insan da kendi hayatı ile ilgili kuralları kendi inanarak ve içselleştirerek uyguluyorsa bu ona sıkıcı gelmeyecektir. Üstelik bu süreçte alacağı müsbet neticelerden de büyük bir keyif duyacak ve mutlu olacaktır

Alışkanlıklar, zaman yönetimi ve doğru iletişim

İnsanoğlu erdemli bir insan olma yolunda yürürken, alışkanlıklarını yeniden ele almalı, yanlış alışkanlıklarını değiştirmeye niyet etmeli ve o uğurda gayret göstermelidir. Yanlış alışkanlıkların değiştirilebilmesi için ilk adım insanın zihninde başlamaktadır.

Zamanını yönetirken daima bu zamanın kendine emanet olarak verildiğini hesaba katmalıdır. Kendisine verilen zaman nimetini en iyi şekilde değerlendirmenin önemli bir sorumluluk olduğunu hiç hatırından çıkarmamalıdır.

Bir hadis-i şerifte geçtiği üzere kıyamet günü ademoğlu beş şeyden hesap vermeden Allah’ın huzurundan ayrılamaz

Ömrünü ne yaparak tükettiğinden

Gençliğini nasıl geçirdiğinden

Malını nerede ve nasıl kazandığından

Malını ve gelirini nerelerde harcadığından

Öğrendikleri ile ne şekilde amel ettiğinden

Buradaki ilk iki madde zamanın kıymetini çok net olarak anlatmaktadır.

İnsanoğlu cemiyet içinde yaşayan bir varlık olduğundan İnsanlarla iletişim çok önemlidir. Doğru iletişim kurmak için öncelikle karşımızdakini iyi dinlemek ve anlamak gerekir. Ayrıca vermek istediğimiz mesajı doğru bir yolla, anlaşılır bir şekilde ve doğru zamanda vermek de verimli iletişim için önemlidir.

Bir insanın anlatabildiği karşısındakinin anlayabildiği kadardır. Bu özellik ihmal edilmemelidir

İletişim için kullanılan dil önemlidir. İnsanın her durumda kullandığı ifadeleri açık, yazı yolu kullanılıyorsa cümleleri anlaşılır olmalıdır. Verilen mesajın yerine ulaşıp ulaşmadığı ve doğru ulaştığı kontrol edilmelidir

İnsan kullandığı dilin inceliklerini bilmelidir. İlave olarak gönül dili de ihmal edilmemelidir.

Sonuç olarak şu nokta hiç hatırdan çıkarılmamalıdır: İnsanoğlu çok değerli bir varlıktır. Bu değerinin daima farkında olmalı her hareketini bu değerle uygun bir tarzda yapabilmelidir.

Yazımızı ŞEYH GALİB’in önemli beyti ile sonlandıralım

Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.

(Kendine güzelce bak çünkü alemin özüsün sen.

Varlıkların gözbebeği olan insansın sen. )

İnsan fıtratına uygun davranışlar içinde olabilirse erdemli bir insan olabilir. Bunun bir diğer adı da EŞREF-İ MAHLUKAT olabilmektir.

Fıtratına uygun davranmazsa maazallah hayvanlardan aşağı bir dereceye düşebilir ki bunun da bir diğer adı ESFEL-İ SAFİLİN derecesine inmektir.

Tüm bu tercihler insanoğlunun kendi elindedir.

Ne mutlu doğru tercihleri yapanlara…

Yararlanılan Kaynaklar

  • İhsan Fazlıoğlu (2015) KENDİNİ ARAMAK,4.Baskı, İstanbul: Papersense Yayınları.
  • İbrahim Kalın, (2017) BEN, ÖTEKİ VE ÖTESİ: İslam – Batı ilişkileri Tarihine Giriş, 9. Baskı, İstanbul: İnsan Yayınları
  • Nurdoğan Arkış, (2016) BEN KİMİM? Benlik ve Kimlik Bilincinin Temelleri, İstanbul: Final Yayıncılık.
  • Erich Fromm, (1997) SAHİP OLMAK YA DA OLMAK, İstanbul: Arıtan Yayınevi.
  • Daniel Kahneman,(2015) HIZLI VE YAVAŞ DÜŞÜNME, İstanbul: Varlık Yayınları.
  • Jonah Lehrer (2009) KARAR ANI, İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları
  • Jane Allen (1999) ZAMAN YÖNETİMİ, 1.Baskı, İstanbul: Hayat Yayınları.
  • Doğan Cüceloğlu (2001), Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin SAVAŞÇI, 13.Baskı, İstanbul: Sistem Yayıncılık.
  • Rolf Dobelli ; HATASIZ DÜŞÜNME SANATI Yapmamanız Gereken 52 Düşünce Hatası, İstanbul NTV Yayınları
  • Muhammed Öztabak, (2011) BAŞARIYORUM, İstanbul: Erbain Yayınları.
  • Charles Duhigg (2012) ALIŞKANLIKLARIN GÜCÜ: Özel ve İş Hayatımızda Davranışlarımızın Ardında Neler Yatar?, İstanbul: Boyner Yayınları.
  • Temel Hazıroğlu: Yüceliş, İnsanlığın Tekamülü, İstanbul, İz yayınları, 2019

www.dunyabizim.com; 17-19 Mayıs 2019

Türkiye’de kağıt imalatı

Son günlerde ( Ağustos 2018 sonrası) dövizdeki aşırı yükselme dolayısıyla özellikle yayıncılık sektöründe ciddi bir sıkıntı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ayrıca bazı gazeteler gazete kağıdındaki problemlerden dolayı yayınlarına kısmi olarak ara vermek zorunda kalmışlardır. Bu tartışmalar sırasında 1990’lı yılların ikinci yarısında özelleştirme sürecine giren, başta İzmit’teki olmak üzere yurt sathındaki bazı fabrikaları kapanan, ancak bir kaçı özelleştirildikten sonra faaliyetine devam edebilen SEKA konusu gündeme gelmiş, özellikle gazete kağıdı ve kitap yayıncılığındaki bu daralmanın ve problemlerin ortaya çıkmasına SEKA’daki sürecin birinci derecede sebep olduğu ifade edilmiştir.

SEKA bir kaç fabrikası ile ve genelde ürettiği üçüncü hamur kağıtlar ile yayıncılık sektörüne önemli oranda hizmet vermekte olan bir fabrikamızdı. Lakin SEKA’nın ürünleri de istenen kalitede değildi ve bu yüzden de kitap üretimi sırasında çok çeşitli sıkıntılar oraya çıkmaktaydı. Üstelik üretim tesislerinin gelişen şartlara göre kendini yenileyemesi ve fazla maliyetli bir çalışma içinde olması da ayrı bir sorundu. KİT mantığı ile çalışan bu fabrikalar eldeki verilere göre ciddi oranda zarar ediyordu.

SEKA’nın kitap kağıdı diye tabir ettiğimiz kağıdın dışında diğer kağıt türlerinde de üretimleri bulunmaktaydı. Bugün, eskiden SEKA’nın olan bazı tesislerin özelleştirildikten sonra daha verimli bir şekilde işletilmekte olduğunu müşahede etmekteyiz. Bazı tesisler ise yukarıda da belirttiğimiz gibi tamamen devre dışı kalmış bulunmaktadırlar.

Yayıncılar için o dönemlerde tercih edilen yöntem, kitap üretiminde üretim rakamının büyük kısmının üçüncü hamur yapılması, bir bölümünün de birinci hamur olarak basılmasıydı. O günleri yaşayanlar, üçüncü hamur ile yapılan baskıların kağıt kalitesinden ne yayıncılar, ne matbaalar ne de okuyucuların memnun olmadığını hatırlayabilmektedirler.

Yine de, SEKA gibi önemli bir üretim gücünün, bilgi ve tecrübenin elden çıkması ve kağıtla ilgili bazı kalemlerde yerli selüloz üretiminin yeterli oranda yapılamaması, üzerinde dikkatlice durulması gereken bir sorundur. SEKA fabrikalarının çoğunun özelleştirmeden sonra özellikle odun hammaddesi tedarik şartları, fiyat istikrarsızlığı ve yüksek enerji giderleri gibi sebeplerle selüloz üretiminden çıkması kağıt üretimi için önemli bir eksiklik olarak önümüzde durmaktadır. Şu an Türkiye’de sadece eski bir SEKA tesisi olan Çaycuma OYKA tesislerinde selüloz üretimi yaspılmaktadır. Bu sorunun hem stratejik önemi hem de fayda zarar analizlerinin beraberce yapılarak değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

TÜRKİYE’NİN AĞAÇ VE ORMAN DEĞERLERİ

Kağıt üretimi konusu gündeme geldiğinde kağıdın birebir ilişkide olduğu ağaç ve orman ürünleri konusunun da beraberce mütalaa edilmesi gerekiyor. Orman Genel Müdürlüğünün verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 22 Milyon hektar orman alanı bulunmaktadır. Bu toplam Ülke yüzölçümünün %28’i seviyesindedir. Konunun uzmanlarının ifadelerine göre bu alanın en azından 10 milyon hektarının rehabilitasyona ihtiyacı bulunmaktadır

Eurostat Orman İstatistiklerinde yer alan verilere göre Türkiye’deki orman alanlarındaki dikili ağaç varlığının miktarı son 18 yılda yaklaşık % 50 artarak 1 milyar 600 milyon metreküp olarak tesbit edilmiş durumdadır. Yıllık artım da yaklaşık 46 milyon m3 dür. Bu artımın sadece % 50’si kadarı(20 milyon m3) istihsal edilmekte ve orman ürünleri sanayiinde kulanılabilmektedir. Fakat bunun yanında yaklaşık 10 milyon hektar orman alanının da verimli hale getirilmesi gerekmektedir ve Orman genel Müdürlüğü bunu sağlama yolunda ilerlemektedir. Çünkü Orman Genel Müdürlüğü son 18 yılda verimli orman alanlarını 8 milyon Hektardan 12 milyon hektara çıkartmayı başarmışlardır.

Bu konuda görüşlerine başvurduğumuz TORİD ve Ulusal Ağaç Birliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri Celaleddin Akça’nın belirttiğine göre bir taraftan orman alanlarının arttırılması, diğer yandan orman servetinin ihtiyaca ve ülkenin çıkar ve tercihlerine göre yeniden planlanması çok önemli. Ormanlarda yeni yapılacak ağaçlandırma faaliyetlerinde tercih edilecek ağaç cinslerinin de bu planlamalara bağlı olarak seçilmesi de diğer önemli bir husus. Diğer tarafta, Masif Ahşap sektörünün üretim ve kullanım alanlarının doğru planlanmaması sebebiyle zamanla geri kalması ve lif/Yonga sanayiinin gittikçe artan kapasitesi ile orman ürünleri sektöründe dengesiz bir hammadde kullanımı ortaya çıktığı görülmektedir.

Bu bilgilerden anlaşıldığına göre ormancılık konusunda verimli alanlarımız ve servetimizde önemli artışlar söz konusu ve süreç artan bir ivme ile devam ediyor. Bu gelişmenin selüloz üretimi de dikkate alınarak yeniden planlanması gerekiyor.

SELÜLOZ ÜRETİMİNİN ÖNEMİ

Bu konu daha kapsamlı bir analizi gerektirdiğinden burada bir virgül koyarak tekrar kağıt ile ilgili bölümümüze dönersek:

Ülkemizde kağıt sanayiinin geliştirilmesi ve mamul malda dışa bağımlılık azaltılmak isteniyorsa bununla ilgili en önemli madde olan selüloz imalatı için gerekli hammaddenin yetiştirilmesi ve temini şart.
Türkiye’nin önemli kağıt fabrikalarından Mopak’ın sahibi Mehmet Ali Malay’ın 23 Eylül Pazar günü Hürriyet gazetesinde Vahap Munyar’a belirttiğine göre ülkemizde “endüstriyel orman plantasyonları ve ağaç tarımının’ yeniden planlanması büyük önem taşıyor.

Bu gerçeği TORİD ve Ulusal Ağaç Birliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri Celaleddin Akça da teyit etmekte:
‘Ülkemizin dört bir yanında çam, kayın, köknar, sedir, meşe, akasya, kavak ve okaliptüs türü endüstriyel plantasyonlar kurulabilir, ağaç tarımı yapılabilir.
Selüloz ve kâğıt sanayisinde en çok kullanılan İğne yapraklı türlerden, örneğin “pinus radiata” (çam), yapraklı türlerden Kayın, kâğıt sanayi için geliştirilmiş “okaliptüs grandis” veya “okaliptüs globulus” türü ağaçlar ekilebilir ve belli bölgelerde yetiştirilebilir. Bunlarla ilgili yeni çalışmalar başlatılması çok elzem görünüyor.’

Burada verilen diğer bir bilgiye göre ‘iklimi bize benzer ülkelerde “pinus radiata” 15-20 yılda, “okaliptüs grandis” 7-8 yılda, “okaliptüs globulus” 10-12 yılda kesimlik hale gelebiliyor.
Bu plantasyonları ve özel ağaçlandırmayı teşvik için dikimi yapılan ağaç oranında yetişmiş ormanlardan uygun oran ve şartlarda yapılacak dikili tahsislerin de etkili olacağı öngörülmektedir.
Akça’ya göre şayet selüloz imalatına uygun ağaç yetiştirilmesi yeterli oranda gerçekleştirilemese de, mamul selüloz yerine selüloz üretimine uygun ağaç (odun/yonga) ithalatı yapılabilir ve ülkemizde selüloz üretimi bu şekilde gerçekleştirilebilir. Bu sayede ilave istihdam ve katma değer sağlanır, ithalata ödenen rakamlar ciddi boyutlarda azaltılabilir. Japonya, Çin ve birçok Avrupa ülkesi buna örnektir.

Yerli üretime ve kaynak gelişimine destek olacak şekilde yurt dışında plantasyon sahaları kiralanarak ağaç yetiştiriciliği ve tedariki de incelenmeye değer bir imkândır. Başka bir kaynak da Orman zengini Rusya ve Ukrayna gibi komşu ülkelerden çok yıllık orman alanları kiralanıp tercihen kendi işçi ve ekipmanımızla işletilerek hammadde temini cihetine gidilebilir.’ Bu da değerlendirilebilecek bir alternatiftir.

Bu konuda M. Ali Molay da bahsi geçen yazıda “ Devletin, orman ve hazine arazilerinin şahıslara ve tüzel kişilere 49, 69, 99 yıllığına kiralanabilmesinin önünün açılması gerektiğini bunun için de Anayasa tadilatı gerektiğini ‘ belirtiyor. Bu tarz bir düzenleme ile özel sektör de ormanların yönetiminde söz sahibi olabilmelidir.

Malay’a göre ‘Kâğıt üretimi için gerekli odun hammadde teminini garanti altına almayan hiçbir yerli ve yabancı yatırımcı büyük ölçekli kağıt yatırımı işine girmez. Ayrıca bugün yeni bir selüloz ve kâğıt yatırımı, kapasiteye, büyüklüğe bağlı olarak en azından 800 milyon ile 1 milyar dolarlık bir yatırım maliyetine ihtiyaç duymaktadır.’

Munyar’ın yazısında belirtildiği üzere TOBB Türkiye Kâğıt ve Kâğıt Ürünleri Sanayi Meclisi’nin toplantısında da şu tarz bir gerçek ortaya çıkmış

-‘Selüloz ve kâğıt ithalatını tümüyle frenlemek için toplam olarak en azından 2-2,5 milyar dolarlık bir yatırım gerekiyor. Bunu özel sektör kuruluşlarının tek başlarına karşılaması pek mümkün görünmüyor’. Fakat iyi değerlendirilirse Orman Ürünleri Sektörü selüloz ve kağıtta dahil edilerek ülke kalkınmasında lokomotif sektörlerden biri olma potansiyeline sahiptir.

Buraya kadar özetle belirtilen tespitlere göre öncelikle ağaç ve orman ürünlerinin gerek üretimi gerekse de bu üretimin dağılımı konusunda üst düzeyde önemli bir planlama ve koordinasyon şart. Yurt dışında bu konuda öne çıkmış ülkelerde (bunların içinde Kanada ve Finlandiya başı çekiyor) bu sahada verimli bir şekilde çalışan üst izleme, araştırma, yönlendirme ve koordinasyon birimleri mevcut. Ayrıca kâğıt sanayiinde de Devlet ve özel sektörün verimli işbirliği modelleri ortaya koyabilmeleri gerekiyor. İlave olarak Ormanların işletilmesinde özel sektörün de devreye girmesine imkân verecek anayasal değişiklikler yapılması gerekiyor
Bu genel girişten sonra kâğıt konusunda bazı bilgileri paylaşmanın gerekli olduğuna inanmaktayız:

KAĞIT ÇEŞİTLERİ

Hayatın her safhasında çok çeşitli maksatlarla kullanılan kağıt, ağırlığına (gramajına), kullanılan hamurun cinsine, dolayısıyle yırtılma ve patlama mukavemetine ve buna benzer diğer özelliklerine göre çeşitli sınıflara ayrılabilir. Fakat genel hatları ile şu şekilde tasnif etmek mümkündür:

Yazı tabı kağıtları (1, 2 ve 3. hamur kağıtlar , ofset kâğıdı, aydınger kâğıdı vb.),
Sargılık kağıtlar,
Kraft torba veya çimento torba kağıdı ,
Temizlik kağıtları ve hijyenik kağıtlar, tuvalet kağıdı,
İnce özel kağıtlar ( sigara kağıdı vb.),
Oluklu ambalajında kullanılan kağıtlar ( fluiting, testliner, imitasyon kağıtlar ),
Kartonlar ve mukavvalar
Bir başka sınıflandırma ise:

Kültürel kağıtlar ,
Endüstriyel kağıtlar şeklinde olabilir.

TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA KAĞIT SEKTÖRÜNE MAKRO BAKIŞ

Türkiye Kağıt Sektörü ve Rekabet Gücünün Değerlendirilmesi başlığı ile 2018 yılında İstanbul Ticaret Odası tarafından İstanbul Düşünce Akademisi eliyle yaptırılan ve Kalkınma Bakanlığı ve İstanbul Kalkınma Ajansının desteklediği bir araştırmada bir çok önemli tesbit yer alıyor.

Bu araştırmada Dünyada genel anlamda kağıt başlığı altındaki üretim hacminin 400 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Yine aynı araştırmaya göre Dünyada kağıt tüketiminin 400 milyon ton civarında olduğu hesaplanmaktadır. Ülkemiz kağıt tüketiminde dünya ölçeğinde 16’ncı sırada yer almaktadır.
Türkiye’de yaklaşık 6 milyon ton civarında kağıt tüketilmektedir. Kağıt Sektörünün üretim kapasitesi ise 3,8 milyon tona ulaşmış durumdadır. Türkiye’de kağıt ihtiyacını sağlamak için yurt dışına ödenen rakam yıllık 3 milyar dolar civarındadır.

Ülkemizde son verilere göre 48 adet kağıt fabrikası bulunmaktadır.
Türkiye kağıt ve kağıt imalatında yaklaşık 2400 firma faaliyet göstermektedir.
Sektörde 100 kişi ve üzerinde çalıştıran %5’lik kısım sektör cirosunun % 67,1 ‘ ine sahiptir.

KOBİ’lerin toplam ciro içerisindeki payı giderek azalmaktadır. Sektörde küresel alanda toplulaşma yaşanmakta olup rekabet için ölçekler sürekli büyümektedir. Türkiye’de ise ölçek ekonomisine sahip az sayıda firma yer almaktadır. Sektörde teknolojik ve ekonomik gelişmelerin etkisiyle giderek yatırımların daha büyük sermaye gerektirmesi nedeniyle bu eğilimin gelecek yıllarda da devam edeceği değerlendirilmektedir.

Tabii kağıt denince yukarıda saydığımız tüm çeşitler kağıt kavramının içinde değerlendirilmektedir. Üretilen kağıtlarla ilgili sadece bir fabrikamız kendi selülozunu üretebilmektedir. Diğer üretim alanlarında gerekli olan selüloz ise tamamıyla yurt dışından ithal edilmektedir. M. Ali Malay’ın verdiği rakama göre yılda yaklaşık 1,5 milyon ton selüloz ithal edilmektedir

Karton ve oluklu mukavvanın imalatında girdi olarak önemli yer tutan atık kağıtta geri kazanım oranı gelişmiş ülkelerde % 70-75 iken Türkiye’de bu oran yaklaşık % 40-45 seviyelerindedir.

Üretim maliyetlerinin yaklaşık % 25’ini oluşturan enerji maliyetleri Türkiye’de yüksektir. Emek maliyetlerinde de Asya ülkelerine göre yüksek, gelişmiş ülkelere göre daha düşük kalmaktadır. Pazarlama halkasında dünya devi olan büyük firmalar ile rekabet edebilirliği göreli olarak daha zayıf durumdadır. Ancak bu noktada yurtiçi pazarın avantajları kullanılabilir. Bölgedeki coğrafi ve tarihsel konumu bu konuda olumlu bir durumdur.

KARTON VE OLUKLU MUKAVVA

Kağıt üretiminde en yüksek paya sahip olan oluklu mukavva imalatında yabancı firmalar satın alma veya ortaklık yoluyla sektöre girmiş bulunuyorlar.

Oluklu mukavva imalatının yaklaşık %95’i iç pazara satılmakta olan sektör, teknoloji ve kalite açısından Avrupa standartlarını yakalamıştır. 2023 yılında 4 milyon ton üretime ulaşacağı tahmin edilen oluklu mukavva üretimi Türkiye kağıt endüstrisinin yıldızı ve en parlak segmentidir.

Türkiye’de oluklu mukavva tüm üretim kapasitesinin yaklaşık yarısı ile en yüksek üretim kapasitesine sahiptir. İkinci geniş kapasiteye %18,3 payı ile karton ürünleri sahiptir. Üçüncü sıra da % 16,6 payı ile temizlik kağıtları grubu yer almaktadır.

Oluklu mukavva sektörün en fazla tüketilen ürünüdür. 2013 yılında Türkiye ‘de 2,3 milyon ton oluklu mukavva tüketilmiştir.

DİĞER KAĞIT TÜRLERİ

Yazı ve baskı kağıt ve kartonları toplam tüketimden sırasıyla %21 ve % 18 oranında pay almıştır. Temizlik kağıtları tüketimi 2007-2013 arasında yıllık bazda % 9,3 oranında artmış ve 402 bin tona ulaşmıştır.

Gazete ve kraft torba kağıdı pazarı ise son yıllarda daralmaktadır.
Türkiye kağıt-karton sektöründe kağıt-karton ambalaj ürünleri, oluklu mukavva ve ev ve temizlik kağıtları üretiminde rekabetçiliğe sahiptir.

Ülkemizde yazı ve baskı kağıtları üretimi yetersiz kalmaktadır. İthalatı en çok yapılan ürünlerin başında yazı ve baskı kağıdı gelmektedir. Kültür yayınlarında kullanılan kağıtların da neredeyse tamamı yurt dışından ithal edilmektedir.
Gazete kağıdında Türkiye bugünkü şartalar içerisinde tamamen dışa bağımlıdır.
Temizlik kağıtları dışında tüm kağıt çeşitlerinde yurtiçi üretim iç talebi karşılamada yetersizdir.
.
Bu bilgiler çerçevesinde bakıldığında son günlerde artan döviz fiyatlarının sektörü neden ciddi bir şekilde etkilediği daha iyi anlaşılabilmektedir..
Eğitim, kültür ve gazete yayıncılığı alanlarında ise yurt içi üretim çok yetersiz olduğundan ve dışa bağımlılık daha yoğun olduğundan kamu oyunda hissedilen etkinin derecesi de daha yoğun olmuştur.

Türkiye’de kişi başı kağıt tüketimi 75 kg/yıl olup dünya ortalaması olan 57kg’dan
yüksek, gelişmiş ülkelerin ortalamasının çok altındadır. Bu nedenle ekonomik gelişmeyle birlikte kağıt tüketimi artacaktır. Üretim kapasitesi arttırılmazsa mevcut kağıt üretim açığının ve bunun sonucu olarak ithalatın da artacağına kesin gözüyle bakılmaktadır

TÜRKİYE’DEKİ BAZI KAĞIT – KARTON TESİSLERİ VE KAPASİTELERİ

Türkiye’de 48 adet olarak belirtilen kağıt fabrikaları içinde ilk etapta akla gelenleri şu şekilde sıralamak mümkündür.
( Burada sıralanan fabrikalar daha çok birinci hamur ve oluklu mukavva üretiminde kullanılan kağıtları üreten fabrikalardır. Diğer kağıt ürünleri bu listeye dahil edilmemiştir.)

1/ Alkim 80000 ton/ yıl Birinci hamur kağıt

2/ Kombassan kağıt yaklaşık 30000 ton/ yıl birinci hamur, genelde fotokopi kağıdı üretiyor, defter üretimi de mevcut

3/ Toprak kağıt; 40000 ton/ yıl üretim kapasitesi olan birinci hamur üreten fabrika; iflas sürecinde

4/ Albayrak VARAKA ( eski Seka Balıkesir ) Yıllık 200,000 ton gazete kağıdı, 150 bin ton beyaz testliner ve 350,000 ton kuşe karton üretmesi planlanıyor

5/ VE GE kağıt Birinci hamur 70,000 ton/ yıl

6/ Mopak Kemalpaşa fabrikası
Yılda 40.000 ton sıvamasız 1. hamur kağıt üretim kapasitesi
Yılda 100.000 tonun üstünde kağıt işleme kapasitesi (fotokopi kağıdı, okul defteri, bilgisayar süreli formu vb ürünler)

7/ Mopak Dalaman fabrikası
Yılda 140.000 ton oluklu mukavva kağıdı üretim kapasitesi
Yılda 40.000 ton kuşeli kağıt üretim kapasitesi
Yılda 140.000 kuşeli karton üretim kapasitesi
Atık kağıt üretim üniteleri: Deinking ve OCC

8/ Mopak Taşköprü
Yılda 7.500 ton selüloz üretimi
Yılda 25.000 ton sigara ve filter uç kağıdı üretimi

9/ Kartonsan 250000 ton/ yıl kuşa kaplı kromo karton

10/ Muratlı Karton ( eski Kombassan) 90000 ton/ yıl kuşeli kromo karton üretim kapasitesi

11/ Modern Karton 1,250,000 ton/ yıl oluklu mukavva kağıtları: fluiting, testliner, modkraft, imitasyon

12/ Halkalı 40000 ton/ yıl; fluiting, testliner, mukavva

13/ Mondi Tire Kutsan; 130,000 ton/ yıl; testliner, kraft liner, imitasyon kraft

14/ OYKA Kağıt ( eski SEKA Çaycuma) 100000 ton/ yıl kraft kağıt 220 milyon adet / yıl kağıt torba. (Ayrıca kendi bünyesinde selüloz üretimi de bulunmakta )

15/ Kipaş/ Kahraman Maraş 425,000 Ton/ yıl Ürünler: Testliner, fluiting

16/ Kahramanmaraş Kağıt Sanayii Oluklu mukavva kağıtlar 150,000 Ton/ yıl
Gazete kağıdı 90,000 Ton/ yıl

Bu liste ile alakalı şunu da ilave etmek gerekir ki yukarıda belirtilen üretim rakamları fabrikaların kurulu kapasitelerine göre belirtilen rakamlardır. Rakamlar fabrikaların kendi web sitelerinden veya kamuoyuna yansıyan rakamlarından alınmıştır. Bu fabrikaların bazıları üretimde yazılı olan rakamları sağlamakla birlikte bir kısmı kurulu kapasitelerinde belirtilen üretimi yapmaktan uzaktır. Ayrıca Toprak Kağıt finansal nedenlerden ötürü üretim dışı bir haldedir. Albayrak Varaka fabrikası da henüz üretime geçememiştir.

KAĞIT SEKTÖRÜNÜN REKABET KAPASİTESİ NASIL ARTIRILABİLİR

1. Dünyadaki kağıt üreticilerinin ve Türkiye’nin kağıt imalatı, kağıt çeşitlerine göre mukayeseli olarak incelenerek ve irdelenerek Türkiye’nin çeşitli kağıt gruplarına göre kağıt imalatındaki durumu belirlenmelidir,

2. Ortaya çıkacak durum çerçevesinde rekabetçi olunabilecek kağıt çeşitlerinin belirlenmesi gerekmektedir,

3. Kağıt çeşitlerine göre politika farklılaştırmasını da içeren Kağıt Sektör Politikası devlet, sektör temsilcileri ve üniversite işbirliği ile oluşturulmalıdır,

4. Sektör politikasına göre desteklenmesi kararlaştırılan yatırımlar için başta finansman kolaylığı ve avantajları olmak üzere gerekli destek ve teşvikler sektörel bazda belirlenerek sağlanmalıdır,

5. Üretim proseslerindeki benzerliğe ve bazı farklılıklara rağmen kağıt çeşitlerinin dünyadaki arz ve talebi, rekabet koşulları ve gelişme potansiyelleri ayrıdır. Bu nedenle ayrı ayrı ele alınmaları, toptancı yaklaşımdan kaçınılması gereklidir,

(Kağıt sektörü yekpare bir tarzda düşünüldüğünden ve detayları hususunda yeterli bir bilgilenme bulunmadığından dolayı bu konuda kamuoyunda yapılan tartışmalar da tabiidir ki toptancı bir tarzda oluşmaktadır. Bu hatanın ortadan kalkması için konu üzerinde daha detaylı bilgilendirilmelerin yapılması önem arzetmektedir,)

6. Sektör politikası çerçevesinde desteklenecek üretim çeşitleri için başta hammadde ve girdi politikaları, teknoloji politikaları, enerji politikası, insan gücü planlanması ve yetiştirilmesi gibi tüm alt politikalar belirlenmeli ve uygulanmalıdır

7. Türkiye’nin önemli bir rekabet gücü kazandığı temizlik kağıtları ve oluklu ve karton kutu kategorisinde rekabet gücünün sürdürülebilirliği için konunun kısa vadede aciliyetle irdelenmesi ve incelenmesi hiper rekabetin olduğu günümüzde büyük önem taşımaktadır,

8. KOBİ’lerin mevcut yatırımları ülke için bir milli değerdir. Sektörde büyük firmaların yaratacağı yoğunlaşma ve temerküzün artması, teknolojik gelişmeler ve büyük yatırım gerekliliği nedeniyle rekabet şansları azalıp yok olma tehdidi ile karşı karşıyadırlar. KOBİ’lerin rekabet edip yaşayabilmesi için desteklenmesi ve bu konuda bir politika oluşturulması, gerektiği değerlendirilmektedir.

9. Sektörün ana hammaddesi olan selüloz/kağıt hamuru konusunda Türkiye tamamen dışa bağımlı bir haldedir. Bu durum rekabeti engelleyen bir keyfiyettir. Öncelikle selüloz/kağıt hamurunun ülkemizde imalatı konusunda ülkenin genel ağaç ve orman ürünleri politikalarında gerekli düzenlemeler ve gelişmelerin sağlanması gerekmektedir,

10. Yaklaşık 3 milyar dolarlık ithalat satıcı pazarlar açısından da önemli bir değer olup tedarik imkanları örgütlü olarak ele alınarak var olan veya oluşturulacak birlikler vasıtası ile alım planları ve tedarik şartları kaliteden fiyata ve ödeme şartlarına kadar planlanarak daha uygun fiyatlara daha kaliteli ve düzenli alımlar gerçekleştirilmelidir,

11. Enerji fiyatlarının yüksekliği ve yatırım finansman maliyetleri önemli iki diğer sorundur.
Bu sorunların milli bir kağıt politikası çerçevesinde yukarıda belirtilen analizler çerçevesinde değerlendirilmesi ve gerekli politika ve uygulama önerilerinin geliştirilmesi önerilmektedir.

SONUÇ OLARAK

Kağıt dediğimizde tek bir üründen bahsetmek mümkün değildir. Kitap ve gazete gibi eğitim ve kültür sahalarında kullanılan kağıt çeşitlerinden, endüstrinin farklı alanlarında ve hayatın birçok cephesinde kullanılan çeşitli nitelikteki kağıt, karton ve ondula grupları kağıt başlığı altında değerlendirilmektedir.

Döviz fiyatlarının son dönemlerde aşırı yükselmesiyle özellikle yayıncılık alanında maliyetlerin çok artması, kamu oyunda kağıt konusunu ciddi bir oranda öne çıkarmıştır. Bu tartışmalar sırasında bazı önemli kağıt kalemlerinin yurt içinde üretilemiyor oluşunun ortaya çıkması üzerine de bu tartışma çeşitli cepheleriyle daha fazla ilgi uyandırmaya başlamıştır.

Bu yazımızda öne çıkan veriler ve gündeme getirilen çeşitli tesbitler ışığında Ülkemizde milli bir kağıt politikası oluşturulması isteniyorsa bunun için öncelikle devlet, ilgili sektörler ve üniversitelerin ortak bir çalışma başlatması ve sorunların çözümü için bir eylem planının oluşturulmasının gerekli olduğu görülmektedir.

Bir diğer önemli tesbit de şudur ki; Kağıt üretimi ile ilgili çalışmalar öncelikle ülkenin genel ağaç ve orman ürünleri politikaları ile sıkı sıkıya bağımlıdır.

Aynı zamanda, Türkiye’de orman ve ağaç yetiştirme politikalarının önemi burada kağıt başlığı altında vurgulanmakla birlikte esasında daha genel bir çerçevede de ele alınmalıdır. Ayrıca yapılan araştırmalar ve sektördeki uzmanların görüşlerine göre ağaç ve orman ürünleri alanında ( kağıt da dahil olma üzere ) politikaların ve uygulamaların takibi için bir üst izleme, araştırma, yönlendirme ve koordinasyon yapısının oluşturulması elzem görülmektedir.

Çünkü ağaç yaşayan, yenilenebilir, sürdürülebilir, doğal bir değerdir. Ayrıca ülkenin kayda değer en önemli yer üstü zenginliğidir. Hem ülkenin nefes almasına, su kaynaklarına ve çevre sağlığına önemli katkılar sağlar, hem barınma ve günlük hayatta kullanım açısından çok sıhhatli, çevre dostu bir çok malzeme ve hizmet sunma özelliğine sahiptir. Hem de ağaca ve ormana bağlı çok önemli sanayi üretimleri oluşturulmasına imkan sağladığından bu konunun bahse konu başlıkları da kapsar tarzda bütüncül bir bakışla değerlendirmesinin önemi inkar edilemez.

Ayrıca atık kağıt konusu da kağıt üretiminde üzerinde hassasiyetle durulacak diğer önemli bir konudur.

Milli bir kağıt sanayii kurulabilmesi için ciddi bir sermaye gerekmektedir. Bu sebepten Devletin, gerek teşvikleri gerekse de üst düzeyde yönlendirmesi ile bu konuya birinci elden dahil olması da diğer önemli gereklerden birisidir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Bu yazının hazırlanmasında Türkiye Kağıt Sektörü ve Rekabet Gücünün Değerlendirilmesi Araştırması, Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü Raporu, Eurostat Orman İstatistiklaeri 2015 verileri, Hürriyet Gazetesinde 23 Eylül tarihli nüshasında yer alan Vahap Munyar’ın yazısı ve o yazıdaki Mehmet Ali Malay’ın görüşleri, TORİD (Türkiye Orman Ürünleri Sanayicileri ve İşadamları Derneği) ve Ulasal Ahşap Birliği Yönetim Kurulu üyesi ve Genel Sekreteri Celaleddin Akça’nın değerlendirilmeleri ve zikri geçen Kağıt ve karton fabrikalarının web sitelerinden yararlanılmıştır. Katkıları için çok teşekkür ediyorum.

Komşu coğrafyamıza ve dünyaya özet bir bakış

Türkiye’nin güneyinde yine çok önemli olayların cereyan etmekte olduğu günler geçirmekteyiz. Bir tarafta İdlib’e yönelik başlatılan operasyon diğer yandan da 25 Eylül’de Irak Kürt Özerk Bölgesinde yapılan referandum sonrasındaki gelişmeler bu olaylardan en dikkati çeken iki tanesi.

İDLİB OPERASYONU VE MUHTEMEL TEHLİKELERİ

Astana’da yapılan anlaşma sonrası İdlib’de çatışmasızlık alanının devamını sağlamak üzere Türk askeri gücü İdlib’e doğru harekete geçti. Türkiye’nin  burada üzerine aldığı görev, Esed rejimine muhalif gruplar içinde özellikle Batılılar tarafından kara listeye alınmış Nusra cephesinin devamı olduğu düşünülen güçleri sakinleştirmek ve onları bu bölgeden uzaklaştırmak olarak görünüyor.

Rusya da zikri geçen bölgenin dış tarafını kontrol edecek. Türkiye için bu konunun önemi, öncelikle Nusra devamı guruplar veya kısaca Heyet-i Tahrir eş Şam ve benzerlerinin Rusya, İran veya Esed güçlerine karşı bu bölgeden yapılacak muhtemel saldırılarını önleyebilmek. Çünkü bu tip bir saldırı karşısında ortaya çıkacak ilk netice, bu ülkelerin silahlı güçlerinin İdlib bölgesine saldırmaları ve bunun sonucunda da masum insanların zarar görmeleri.

Üstüne üstlük böylesi  bir saldırı sonrasında muhtemelen o bölgeden yüzbinlerce sivil insanın hemen yanıbaşındaki Hatay’a doğru akın edecek olmaları da diğer korkulan bir gelişme. İnşallah korkulan bu gelişmeler tahakkuk etmez.

idlib

İdlib operasyonunun Türkiye açısından ikinci muhtemel hedefi de Afrin bölgesinde hakim durumda olan ve orayı kanton tarzında idare eden PYD güçlerinin İdlib’e yönelik Türkiye’yi rahatsız eden emelleri. PYD unsurlarının bulabildikleri ilk fırsatta İdlib üzerinden bir koridor açarak buradan Akdeniz’ e bağlanmayı hayal ettikleri bilindiğinden Türkiye İdlib’e askeri kuvvet göndererek bir yandan da bu hedefe yönelik niyetleri etkisiz bırakmayı düşünmekte. İdlib konusunda diğer ilave bir  nokta da  Afrin bölgesinin doğu tarafının Fırat Kalkanı harekatı sonrası orada konuşlanan Türkiye’nin desteklediği askeri güçler tarafından çevrelendiği de hatırlanmalı. Yani son durumda Afrin bölgesi güneyinden ve doğusundan Türk Silahlı güçleri ve onun desteklediği Özgür Suriye Ordusu güçleri tarafından kuşatılmış durumda. Afrin’in batı tarafı da Hatay şehrimiz ile sınır halinde.

Türk Silahlı kuvvetlerinin düzenleyici ve denetleyici niyetlerle İdlib bölgesine gönderdiği kuvvetlerin bu bölgelerde bulunması ile ilgili birkaç yönlü tehlike mevcut. Bir tanesi, Nusra veya HTŞ  tarafından Türk askerine yönelik bir saldırı karşısında Türk askerinin hiç de arzu etmeyeceği bir mücadele içine çekilmesi. Diğeri de Afrin’deki PYD / YPG güçlerinin İdlib’e yönelik yapabilecekleri bir hamle karşısında olayın silahlı bir mücadeleye dönüşmesi ve bu mücadelenin PYD/YPG’yi bölgede destekleyen ABD güçleriyle de bir karşı karşıya gelişe sebep olması. ABD ile bir çok alanda direk veya endirek devam eden karşıtlıklara bu bölgede bir yenisinin eklenmesi Türkiye açısından pek de arzu edilen bir durum değil.

İdlib’e yönelik operasyonun başladığı günlerde ABD’nin Türk vatandaşlarına yönelik vize başvurularını iptal etmesi diğer bir sıkıntılı hal olarak ortaya çıktı. Türkiye de aynı şekilde mukabele etti ve olay bir anda ciddi bir kriz boyutuna yükseldi. Daha kısa bir süre evvel Sayın Cumhurbaşkanının ABD ziyareti sırasında Trump ile sıcak bir resim vermesinin sağladığı ilişkilerdeki kısmi bahar havası bir anda ortadan kalkmış oldu. Bir NATO üyesi olan ve ABD ile bütün sorunlarına rağmen birçok alanda müttefik olan Türkiye, tam Rusya ve İran ile bir harekata girişirken ABD tarafından ortada bırakılması ile ciddi bir uluslararası denge sorunu ile karşı karşıya kaldı. Şu ana kadar İdlib operasyonu korkulan bir çatışma olmadan gayet yavaş ama kontrollü olarak sürüyor.
IRAK KÜRT BÖLGESEL YÖNETİMİ (İKBY), REFERANDUM VE KERKÜK OPERASYONU

Aynı zaman dilimi içinde ikinci sıkıntılı durum da  Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ( İKBY) sınırları dahilinde yaşanıyor. Türkiye referandum kararı alan Barzani’ye karşı çok sert bir tutum takınmıştı. Bu referandum kararının, peşinden çok sayıda başka sorunu tetikleyeceğini düşünen Türkiye’nin karşı çıkışı belki anlaşılabilir ama bu kadar şiddetli ve Barzani tarafı ile köprüleri neredeyse tam atmaya kadar varacak bir tepki göstermesi gerekli miydi?

Bu soru üzerine çok farklı yorumlar yapıldı. Bu tepkinin sadece Barzani cephesi değil  Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşların belli bir kesimi tarafından da pek sıcak karşılanmadığı yüksek sesle ifade ediliyor.. Bu noktada Irak Merkezi Yönetimi ile beraber hareket eden Türkiye, Irak askeri güçlerinin özellikle Kerkük ve çevresi üzerine yaptıkları harekatı destekliyor.. Hatta Irak askeri güçleri ile Türkiye sınırları dahilinde bölgeye bir ölçüde göz dağı verir mahiyette ortak tatbikatlar bile yapıyor.

Irak Merkezi hükümetinin askeri harekatının daha evvel Türk kamuoyunda ve Irak’taki özellikle Sünni Türkmen çevrelerinde hiç de tasvip edilmeyen Haşdi Şabi güçleri ile yapılması da ayrı bir sıkıntılı durum olarak karşımıza çıktı. İlave olarak yeni vefat eden Celal Talabani’nin aşireti ve Goran‘ın, Irak merkezi güçlerine karşı koymaması ve çekilmesi çok stratejik bir bölge olan Kerkük’ün bu bahsi geçen güçlerin kontrolüne girmesine yol açtı.

PEŞMERGENİN YAPISINA KISA BİR BAKIŞ

Bu noktada Peşmerge diye ifade edilen kuvvetlerin yapısını biraz açmakta yarar var: Peşmerge bir bütün değil; parçalı bir yapı ama temel olarak üç ana grup olduğunu söyleyebiliriz.  Biri KDP’ye bağlı Peşmergeler yani Barzani’nin özel milis gücü olarak ifade edebileceğimiz kuvvetler. DiğeriKYB’ye bağlı Peşmergeler, yani Talabani aşiretine bağlı silahlı kuvvetler. Üçüncü kesim de Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin (İKBY) Erbil’deki hükümet merkezine doğrudan bağlı Peşmergeler. Bugün için bu yapıyı Barzani kontrol ettiği için bu merkezi hükümete bağlı Peşmergeler de Barzani’ye bağlı olarak hizmet veriyorlar. Her birinin sayısı da yaklaşık 50 binin üzerinde. Çeşitli kaynaklardan derlenen bilgilere göre sayısı açıklanmayan özel birlikleri de nazar-ı itibare aldığımızda toplamda 200 bini bulan bir silahlı güçten bahsediyoruz.. Ancak yukarıda da kısmen ifade edildiği gibi Kerkük’tekiler Talabani’nin KYB’sine bağlı Peşmergelerdi. Barzani’nin iddialı çıkışına rağmen KYB Peşmergelerinin  aldıkları talimata göre direnmeden Süleymaniye‘ye çekilmeleri her iki kesim arasında ciddi bir güven bunalımına neden oldu.

barzani

Bu arada KYB’nin İran destekli gruplarla anlaşarak Kerkük’den çekildiği yönündeki iddialar da tartışılıyor. Bu durum zaman içinde Kuzey Irak’ta Barzani’nin hakim olduğu Erbil ve Talabani aşiretinin hakim olduğu Süleymaniye merkezli iki yapının ortaya çıkmasına yol açabilir. Ortaya çıkacak gerilim de hiç arzu edilmese de 1990’ların başında olduğu gibi KYB-KDP çatışmasına dönüşebilir.

Tüm bunlara ilave olarak Barzani’nin referandum sonrası varmayı hedeflediği bir Bağımsız Kürdistan’ın Kerkük olmadan ekonomik olarak ayakta kalması da zor olduğundan referanduma rağmen bağımsızlık ilanı artık güçleşmiş görünüyor. Süleymaniye Merkezli GORAN ve KYB de meseleye mesafeli durunca Barzani’nin işi bir hayli zorlaştı.

Türkiye birkaç zamandır Kuzey Irak politikasını daha çok Barzani üzerinden götürürken, ayrıca Türkiye sınırları dahilindeki Kürt vatandaşlarla münasebetlerinde Barzani ile ılımlı duruşun müsbet tesirlerini görürken, bir anda çok sert bir Barzani karşıtlığı noktasına gelmiş oldu. İlave olarak da daha önce Irak’da mezhebi bir bağnazlıkla ülkedeki diğer kesimlere haksızlık yapmakla itham ettiği Irak merkezi hükümetiyle onların askeri operasyonlarını onaylayarak kısmen ortak bir hareket içine girdi. Ayrıca Kerkük ile ilgili içinde yaşayan Arap, Kürt ve Türkmen halkların eşit şekilde temsil edildikleri bir sistemi şiddetle önerirken, bağnaz bir Şia etkisi altındaki Haşdi Şabi güçlerinin Irak ordusu şapkası altına Kerkük ve çevresinde hakimiyet kurmasına ses çıkarmaz bir durumda kaldı.

Bu sürekli olarak pozisyon değiştiren münasebetler bundan sonra hangi yöne doğru evrilecek ve bölgede daha hangi tür hiç olmazmış görünen ittifaklar veya karşıtlıklar ortaya çıkacak bunu da zamanla göreceğiz sanırım.

Tabii bu karışıklıktan istifade ile PKK unsurlarının Irak’ın kuzey bölgesinde özellikler Sincar’damevzi kazanıp Suriye’deki kanton yapıları ile bağlantı kurmaya çalışma gayretleri de bu arada ciddi bir şekilde izleniyor. Türkiye her fırsatta böyle bir gelişmeye izin vermeyeceğini belirtiyor ki bu çok haklı bir endişe.

ABD’NİN DURUMU

Burada diğer zor bir pozisyon da DEAŞ (IŞİD) adlı ortaya çıkışı, münasebetleri ve politikaları çok karmaşık olan bir yapıya karşı mücadeleyi birinci hedef olarak gördüğünü söyleyen ABD’nin, Türkiye’nin can düşmanı olan PKK’nın uzantısı PYD ve YPG kanalıyla bu mücadeleyi yürütme kararı.

ABD bugüne kadar hemen her pozisyonda olduğu gibi bu olaylarda da bölgedeki Müslümanların birliğini bozucu ne kadar atraksiyon varsa onları denemekte, müttefiki dediği Türkiye’yi her durumda açığa düşürmekten çekinmemekte. Ama tüm bunlara rağmen resmi söylemde de Türkiye ile müttefik ve stratejik ortak olduğunu ifade etmekte. Yıllık yaklaşık 600 milyar dolarlık bir askeri yatırım gücü olan ve ayrıca gerek finans gerekse de siyasal etkileri itibariyle alınacak stratejik tüm kararlarda ciddi şekilde hesaba katılması gereken ABD ile karşı karşıya kalınan bu durum Türkiye’yi bir çok adımında derin derin düşündürmekte.

Tabii bölgede Müslüman toplumların hiçbir şekilde tek vücut halinde olmasını tercih etmeyen, onları olabildiğince parçalara ayırmaya gayret eden İsrail’in mevcudiyetini de her zaman göz önüne almak gerekiyor. İsrail tüm bu gelişmelerde bazen görünen bazen de görünmeyen tarzda etkin rol oynuyor. Aynı zamanda ABD ile de bir çok alanda ortak politikalar yürüten İsrail’in varlığı ve etkisi de Orta Doğu denkleminde önemli bir aktör olarak ortada duruyor.

HAMAS – EL FETİH UZLAŞMASI

Ekim ayının ortalarında gerçekleşen El Fetih ve Hamas arasındaki uzlaşma orta doğuda meydana gelen diğer önemli bir gelişme olarak dikkat çekti. Filistin Devlet Başkanı Abbas’ın yorumuyla “Uzlaşının gerçekleşmesi, İsrail işgalinin sona ermesi ve 1967 sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulması için gerekli.” Biz de bu dileklerin gerçekleşmesi için umut beslediğimizi ifade etmek istiyoruz. Tabii bu sürecin çok da zorlu olduğunu da belirtmekte yarar var.

BALKANLARDA ÖNEMLİ GÜNDEM SEÇİM VE CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN BELGRAD -SANCAK GEZİSİ

Bu arada Makedonya’da belediye seçimleri yapılıyor. Bazı bölgelerde sonuçlar belli oldu bazılarında ikinci turlar yapılacak. Makedonya seçimleri çerçevesinde dikkatlice baktığımızda özellikle etnik kimliklerin fazlaca öne çıktığını görmekteyiz. Bu durumun uzun dönemde Balkanlarda toplumsal bazda ayrışmalara yol açacağını düşünmekteyiz. Geldiğimiz noktada. aşırı milliyetçilik eğiliminin her zaman zararlı olduğunu bir kere daha ifade etmekte yarar var. Üstelik mevzubahis olan Balkanlar gibi bir coğrafya ise.

Bu arada Kosova da seçime hazırlanıyor. Kosova seçimlerini de ilerleyen günlerde dikkatle izlemeye devam edeceğiz.

Geçtiğimiz hafta Balkan tarihinde son dönemlerde yaşanan en önemli olaylardan biri vuku buldu. Sn. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Belgrat gezisi ve daha sonra gittiği Sancakbölgesindeki halkla buluşması çok dikkat çekiciydi. Bu ziyaret Sancak veya Novi Pazar bölgesine bugüne kadar Türkiye’den Cumhurbaşkanlığı düzeyindeki ilk ziyaret olması bakımından çok önemliydi. Ziyaretin bıraktığı izlenime baktığımızda Balkanlarda Türkiye’nin halklar nezdinde ne kadar derin bir ilişkisi olduğu çok net olarak görülmekte.

sancak

Ayrıca Balkanlarla ilgilenen Avrupalı ülkelerin de bu noktayı özellikle izlediklerini ve bundan sonraki politikalarında daha fazla dikkate alacaklarını tahmin etmekteyiz.. Sn. Cumhurbaşkanının Sırp mevkidaşı ile kurduğu seviyeli dialog, ayrıca Belgrad ve Sancaklılara verdiği mesajlar da dış politika açısından çok başarılıydı.

AVUSTURYA SEÇİMİ

Avusturya da yapılan seçimlerin sonuçları da bu ülkede de diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi aşırı sağın oy oranlarının yükseldiğini gösteriyor. Sonuçlara bakıldığında İslam karşıtı görüşleriyle dikkat çeken Dışişleri ve Entegrasyon Bakanı Sebastian Kurz liderliğindeki Avusturya Halk Partisi (ÖVP), yüzde 31,6 oy oranıyla birinci parti oldu. Kurz, muhtemelen Avusturya’nın en genç Başbakanı olacak gibi görünüyor.

kurz

Avusturya’da seçim sonuçlarına göre İslam ve Türkiye karşıtı kanadın kuvvetlenmesi Türkiye ile ilişkileri menfi etkileyecek bir durum olarak ortaya çıkıyor.

SOMALİ’DE HÜZÜNLÜ GÜNLER

Somali’de meydana gelen patlamada 300’ün üzerinde insanın ölmesi çok acı. Bu tür gayri insani eylemler kim tarafından yapılır, bunu yapan ve yaptıranlar bu kadar Müslüman kanını akıtmaktan nasıl bir zevk alırlar? Sosyolog İsmail Öz’ün ifade ettiği gibi, Somali’deki terör saldırıları İslam coğrafyasındaki ortak akla ve birlik ruhuna yapılmıştır. “Bunun şapkası, terör örgütü şapkası da olsa, bunun şapkası sömürgeci bir Batı ülkesi de olsa topyekun olarak İslam coğrafyasına yapılmıştır. İslam coğrafyası olayları böyle okuyamadığı zaman en büyük yanlışı yapar, gücünü kaybeder.” Bu hain saldırıları yapanları ve yaptıranları Allah’a havale ediyoruz.

somali patlama

Türkiye her zaman olduğu gibi en üst düzeyden başlamak üzere Somali’deki kardeşlerinin yaralarını sarmak için hemen aksiyon aldı, yaralılarla ve mağdurlarla ilgilenmeye devam ediyor.

SONUÇ OLARAK

Dünya Bülteni olarak her zaman olduğu gibi, tüm bu girift dengeler içerisinde okuyucularımıza olabildiğince sağlıklı bir bakış açısı sağlamaya yarayacak yazı, haber ve yorumları aktarmaya çalışıyoruz.

Gündelik haberlerin yanında onlara olabildiğince tarihi derinlik de katmaya gayret ediyoruz. Haber analiz bölümünde yayınladığımız 1892 yılında Halep ve İdlib başlıklı yazımız da bu çerçevede ilginç bir analiz olarak sitede yer aldı.

Yurtiçinden yazı ve yorumlara yer verdiğimiz kadar yurt dışından da önemli bulduğumuz yazıları tercüme ederek siteye aktarmaya gayret ediyoruz.  Genel bakışımız öncelikle doğru ve çarpıtılmamış haberleri vermek. Bazı bölgelerden haberleri bizzat kaynağından elde edip okuyucuya sunabilmek. Balkanlar ve Orta Asya’dan gelen bu tip haber ve yorumlar muhakkak ki dikkatlerinizi çekiyordur

Ayrıca, Müslümanların kendi aralarında doğabilecek tüm tartışma, ihtilaf ve kavgaların dışında ve karşısında durmaya çalışıyoruz. Hangi mezhep ve meşrepten olursa olsun, Kıble ehlinin bölünüp parçalanmasına yol açacak davranışları olumlamıyoruz.

Birliği ve beraberliği daima teşvik ediyoruz. Bölücü, yıkıcı bir haber veya yorum olursa bunları olabildiğince görmüyoruz. Daima mazlumun yanında ve zalimin karşısında durmaya özen gösteriyoruz.

Belki bu yazıyı okuyan bazı kardeşlerimiz sizin gücünüz ve kuvvetiniz nedir ki bu devasa problemler karşısındaki tavırlarınızın bir tesiri olsun diye düşünebilirler. Fakat bizim her durumda Hz İbrahim’in içine atıldığı ateşin sönmesi için oraya damlayla su taşıyan karınca misali safımızı belli etmemizin, en azından zihinsel olarak çok büyük bir tesir icra edebileceğine inanıyoruz.

Bu yolda sizlerle de beraber olabilmeyi diliyoruz…

Dünya Bülteni, 19.10.2017

1892’de Halep ve İdlib

Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında oryantalistler Osmanlı ile ilgili yaptıkları araştırmalarda bu önemli ama yorgun ülkeyi farklı yönleriyle daha iyi anlamaya ve tanımaya çalışıyorlardı.

Erhan Erken

Vital Cuinet isimli bir Fransız oryantalistin La Turquie D’Asie adlı önemli bir çalışması var. Balkanlardan başlayarak Orta Doğuya kadar Osmanlı coğrafyasını ele alan bu kapsamlı incelemenin hazırlanış tarihi 1892. Son gelişmeler üzerine Halep ile ilgili maddeye bir daha göz attım. Bazı bölümleri ve özellikle de İdlib ile ilgili olan kısmı özetleyerek nakletmek istiyorum

kitap kapağı

HALEP VİLAYETİ

Halep o dönemler Osmanlı idari yapılanmasına göre bir vilayet. Vilayetin nüfusu 995,758 olarak tesbit edilmiş. Nüfusun 792,449’u Müslüman, 183,309’u Hristiyan ve 20000 kişisi de Musevi.

Halep Vilayetinde 3 sancak, 23 Kaza, 60 nahiye ve 4,541 köy bulunuyor. Sancakların adları ilginç. Biri Merkez Sancağı Halep, diğeri Maraş Sancağı üçüncüsü de Urfa Sancağı. Birisi bugün Suriye sınırlarında iken diğer ikisi ise şu an Türkiye’mizin sınırları içinde bulunuyor.

Halep vilayetinin batısında Adana, kuzeyinde Sivas ve Mamurat-ul Aziz, kuzey doğusunda Diyarı Bekir, güneyinde ise Beyrut Vilayeti bulunuyor. Halep’in güney doğusunda ise Zor Mutasarrıflığı var

Birinci Dünya savaşının hüzünlü neticesi ve sonrasındaki Lozan anlaşması ile çizilen sınırlarla eskiden bir arada olan bu bölgeler adeta birbirlerinden kopartılmış ve farklı ülkelerin şehirleri haline gelmişler.

Araştırmada çok detay rakamlar verilmiş. Hangi sancakta, hangi kazada hangi ürünlerden ne kadar üretiliyor, kaç cami, kaç okul, kaç ev var, her birinin enlem ve boylamları nasıl, tarım ve hayvancılık alanında detaylı rakamlar ve daha bir çokları, en ince ayrıntısına kadar belirtiliyor.

Fransız oryantalist Cuinet ( tabii diğer batı ülkelerinin o dönemdeki oryantalistlerinin birçoğunun bu tip çalışmalarının olduğunu da belirtmekte fayda var) onların deyimi ile hasta adam Osmanlı’nın her bir köşesini en ince ayrıntısına kadar araştırıyor ki daha sonraki dönemde bu topraklar üzerinde siyasetçilerin yapmayı tasarladıkları hamlelere bir alt yapı teşkil edebilsin. (Tabii bu arada Cuinet’in bu araştırmasını Duyun-u Umumiye müfettişliği çerçevesinde Osmanlı’nın tam anlamıyla bir resmini çekebilmek gayesiyle hazırlamış olduğunu da belirtmekte yarar var)

Yine bilindiği gibi Birinci Dünya savaşı sonrasında kurulan Kavimler Cemiyeti döneminde şimdiki Suriye bölgesi Fransız manda yönetiminin kontrolüne verilmişti.

HALEP VE İDLİB’DE TARIMSAL ÜRETİM

Halep vilayetinin kuru gıda cinsi ürünlerinin ( buğday, arpa, yulaf, susam vs) toplam üretim hacmi Merkez Sancak Halep; 7,598,538, Urfa Sancağı; 1,887,740 ve Maraş Sancağı; 1,278,996 kile olmak üzere toplam 10,765,265 kile olarak tesbit edilmiş. Dipnotta da 1 Halep kilesinin 37 litreye eşit olduğu not edilmiş.

Tütün, pamuk, kenevir, yer elması, kavun, karpuz, patates, meyankökü, üzüm, zeytin gibi bazı ürünlerin rekoltesi  ise okka ile verilmiş. Halep Vilayetinin tüm sancaklarından toplam olarak  26,142,982 okka ürün alınıyormuş bu kitapta yazan bilgilere göre. ( Okka için de 1 Okkanın 1,282 gr’a eşit olduğu ifade edilmekte)

İDLİB’İN KONUMU

İdlib ile ilgili bölüme geldiğimizde araştırmada yer alan bilgiler şu şekilde. Başta da belirttiğim üzere İdlib bir kaza. Kuzeyinde Harem ve Samandağı (Samaan dağı diye de kullanılıyor), doğusunda El bab, güneyinde Maara ve batısında Cisr-el Şuğur ve Antakya yer alıyor. Cuinet’nin tesbitine göre İdlib kazası, 33,58 derece ve 34,37 derece doğu boylam ile 35,43 derece ve 36,70 derece kuzey enlemleri arasında bulunuyor.

Dikkatimizi çeken bir husus da şu ki bugün ismi sürekli olarak İdlib ile beraber anılan ve İdlib’in kuzeyinde PYD’nin kantonlarından biri olan Afrin adıyla o dönemde bir idari yapı bulunmuyor. Sadece Harem kazasının kuzeyinde doğu batı yönünde akıp Amik gölüne dökülen bir nehrin adı olarak geçiyor Afrin

Enlem ve boylam ölçülerinin nerelere tekabül ettiğini tesbit edemediğimden dün ile bugün arasında bölgenin sınırlarını tam olarak maalesef mukayese edemiyorum. Bu mukayeseyi, enlem ve boylamlar konusunda ince ölçümlemeyi yapabilecek olanlara bırakarak diğer bilgileri nakletmeye devam edelim

İDARİ YAPI , NÜFUS VE EĞİTİM DURUMU

İdlib bir kaymakam ve 4 müdür tarafından yönetiliyor. Kendisine bağlı 4 Nahiye ve 238 köy var. İdlib’in o dönemki nüfusu 47,754. Bunun 45,500’ü Müslüman, 2,254’ü Hristiyan. Kazada 104 eğitim kurumu var ve buralara 2082 öğrenci devam ediyor.

Dağılımı şu şekilde verilmiş:

75 talebenin devam ettiği 9 Medrese

85 talebenin devam ettiği 2 Rüşdiye

1892 talebenin devam ettiği 91 sıbyan mektebi

30 Hristiyan talebenin devam ettiği 2 Hristiyan okulu

İdlib’in kaza merkezi için de şöyle bir bilgi paylaşılmış. Öncelikle Kaymakamın ve idari kadronun bulunduğu makamın konumu verilmiş. Halep’in 60 km güney batısı, Antakya’nın 34 km güneydoğusu, Harem’in 30 km güneyi, Cisr-el Şuğur’un 33 km kuzeyi ve Maara’nın 33 km kuzey batısı. Bugünkü haritalara bakıldığında birkaç tane Maara bölgesi karşımıza çıkıyor. Fakat burada ifade edilen sanırım bugün Maara el Numan diye adlandırılan bölge.

İdlib’in kaza merkezinde 13,400 kişi yaşıyor . Bunun 11,400’ü Müslüman, 2000’i Hristiyan. Anlaşılan o ki Hristiyanlar büyük bir çoğunlukla merkezde yaşıyorlar.

Araştırmanın ne kadar detaylara indiğini göstermek açısından rakamlara devam edelim. Kaza merkezinde idari binaların dışında bir Askeri depo, 14 camii, 34 mescid, 1 kilise bulunuyor. Kaza merkezinde 2138 ev, 700 dükkan ve mağaza, 12 otel hizmeti gören han, 11 fırın, 1 eczane, 3 Türk hamamı,  5 sabun imalathanesi, 48 kumaş boyama tesisi ve 20 adet de atlarla çekilen değirmen bulunuyor

İDLİB’DE TARIM, HAYVANCILIK VE ENDÜSTRİ

İdlib’de en fazla üretilen tarımsal ürünleri arasında, 1,885,000 okka zeytin, 302,500 okka pamuk, 650,000 okka kavun ve karpuz, 150,000 okka üzüm, 70,000 okka inciri zikredebiliriz. Kuru gıda cinsi ürünler arasında 330,000 kile buğday, 193,000 kile arpa, 42,000 kile burçak ve 44,000 kile mercimek ve 22,500 kile susamı sayabiliriz.

Hayvancılık konusunda Halep Vilayetinde büyükbaş, küçükbaş ve binek hayvanlarının tümü için 3,722,311 gibi bir rakam tesbit edilmiş. İdlib de bu rakam 89,597 adet.

İdlib’de en fazla bulunan hayvanlar olarak ; 25,294 koyun, 28,635 keçi, 12,000 tavuk, 6,800 sığır, 2200 inek ve 1200 atı sayabiliriz.

Hammadde dışında İdlib’de o dönemlerde zeytinin işlenmesi ve sabun üretilmesi için presler bulunuyordu. Ayrıca pamuktan da iplik üretimi ve boyahaneler yoluyla şehirlerin ihtiyacı olan pamuklu ürünler ve pamuklu bez imal ediliyordu.

SU YOLLARI

İdlib kazasından iki tane nehir geçmekteydi. Bir tanesi batıdaki diğeri de güneydoğudaki dağlardan doğup biri Cisr-el Şuğurun sebze bahçelerine, diğeri de Halep ve Maara arasına doğru devam etmekteydi. İdlib sınırları içerisinde bir tane de küçük göl olduğu kitapta zikredilmektedir.

SONUÇ OLARAK

Vital Cuinet’in  kitabından hareketle Halep ve İdlib üzerine 1892 yılında yapılmış bu tesbitler muhakkak ki  o dönemdeki  Osmanlı kayıtlarında da bulunmaktaydı. Osmanlı çok daha önceleri de kendi hakimiyet kurduğu alanlarda bu tesbitleri yapmakta ve kayıtlara geçirmekteydi. Başta Tahrir defterleri olmak üzere ilgili kayıtlar incelendiğinde bunları görebilmek mümkün. Fakat burada ilginç olan bir Fransız araştırmacının Osmanlı mülkü ile ilgili bu kadar detaylı bir incelemeyi yapmış olması. O dönemki Duyun-u Umumiye insiyatifiyle yapılmış bu araştırma daha sonra kitap olarak basılmış ve Osmanlı araştırmalarında önemli kaynaklardan biri olarak kullanılagelmiştir..

O dönemin sömürgeci zihniyetli  batılı güçleri özellikle Osmanlı mülkü ve hakimiyet kurmayı hedefledikleri diğer bölgelerde bu tarz çok detaylı araştırmalar yapıyorlardı. Bu araştırmaları Fransızca dışında farklı dillerde de görmek mümkün. İlmi faaliyetler, iktisadi ve idari niyetler dışında özellikle sağlık ve eğitim alanlarında da hedef olarak tesbit edilen bölgelerde bu devletlerin farklı kurumlarının yoğun gayretlerini görmekteyiz.. Burada hayati nokta batılıların ve 19’ncu yüzyılın başlarından itibaren Amerikalıların, hakimiyet kurmayı arzu ettikleri topraklardaki faaliyetlerinin Cuinet’in çalışması örneğinde olduğu gibi detaylı araştırmalar üzerine bina edilmesidir.

Türkiye olarak son yıllarda, bir dönem çok köklü bağlarla bağlı olduğumuz ve gönül coğrafyamız olarak nitelediğimiz bölgelerle bugün yeniden ilişki kurmaya veya zayıflayan münasebetleri kuvvetlendirmeye çalışmaktayız. TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, Dış Türkler, Kızılay ve son zamanlarda da Maarif Vakfı kanalıyla bu ilişkilerimizi belli başlıklar altında topluyoruz. Batılılar gibi emperyalist bir niyet taşımasak da sağlıklı münasebetlerin ancak sağlam bilgiler ve veriler üzerine bina edilebileceği çok açıktır.

Bu vesile ile ilgilendiğimiz ve ilgilenmeyi düşündüğümüz  tüm bölgelerle ilgili derinlikli araştırmaların yapılmasının çok önemli olduğunun bir defa daha altını çizmek istiyoruz..

Dünya Bülteni, 14.10.2017

Hangi Hesaplarla Karşı Karşıyayız?

Günümüzden yaklaşık 100 yıl kadar önce cereyan etmiş olan Balkan ve Birinci Dünya Savaşları neticesinde, Osmanlı hakimiyetinde bulunan ve Osmanlı Milletinin yaşadığı topraklarda 100 yıl sonra bugün onlarca farklı devlet hüküm sürüyor.

Bu zor süreçte milyonlarca insanımız büyük acılar yaşadılar. Büyük kalabalıklar yerlerinden oldular ve bugün onların torunları bambaşka topraklar üzerinde hayatlarına devam ediyorlar.

O önemli dönemeçlerden biri de bu yıl 102’inci yılını idrak ettiğimiz Ermeni tehciri hadisesidir. Batılı ülkeler ve Ermeniler bu yıldönümü vesilesi ile tehcir olayını bir soykırım hüviyetine sokarak tescil ettirmeye ve bu olay üzerinden daha başka sonuçlara varmayı ümit etmekteler.

Ülkelerin ve milletlerin tarihlerinde ve birbirleri ile münasebetlerinde, yaşanmış olan bazı üzücü olayları sadece tek bir bakış açısı ile bakarak yorumlamaya ve buradaki görüntüyü tek taraflı değerlendirerek karşısındakini itham etmeye ve daha da ileri giderek mahkum etmeye çalışmak adaletsiz bir davranıştır.

Ayrıca, o büyük felaket yıllarının sadece bir bölümünü öne çıkarıp diğer bölümlerini hiç zikretmemek, haksızlıkların en büyüğüdür ve samimiyetsizliktir.

Tarih okumalarımızda, birçok yerde rastladığımız üzere, Ermenilerin tehcir edilmesi yani Anadolu topraklarından çıkarılması öncesi ve sonrasında, vuku bulan katliamlarda 1 milyonun üzerinde Osmanlı Müslümanının öldürülmüş olduğu gerçeği de üzücü bir hakikat olarak önümüzde durmaktadır

Yüzyıllardır Osmanlılarla dost yaşayan Ermenilerin, 1800’lerin sonlarından başlayarak Batılı ülkelerin kışkırtması ile düşmanlıklara başlaması, ama özellikle Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı dönemlerde Ruslarla mücadelemiz sırasında bizi arkadan ve içerden vurmaları bu tehcir olayının en büyük sebebi olarak görülmektedir.

Osmanlı, 21 Temmuz 1914’de Birinci Dünya Savaşı için seferberlik ilan etmiştir. Hükümet herkesi olduğu gibi Ermenileri de vatan müdafaasına çağırmıştır. Ermeni komiteler bu sıkışık günleri fırsat bilerek büyük düşmanlıklar yapmışlardır. Bunlarla ilgili çok sayıda tarihi vesika gün gibi ortada durmaktadır

En büyük hıyanet de Rusların Van’ı işgali sırasında olmuş ve Osmanlı yönetimi bu hadise sonrasında Ermenilere karşı tutumunu değiştirmeye başlamıştır. Bu olayla birlikte adeta bıçak kemiğe dayanmıştır. Osmanlı Yönetimi tarafından artık Ermenilere hiçbir şekilde güvenilmediği görülmektedir. Öncelikle 11 Nisan 1915’de Ermeni komiteleri için kapatılma kararı alınmıştır. Bu karar Ermenileri daha da kemikleştirmiş ve saldırgan hale getirmiştir.

Ve tüm bunların sonucunda, o felaket günlerinin şartları içinde Ermeniler için 14 Mayıs 1915’de tehcir kanunu çıkarılmış ve  uygulama başlatılmıştır.

Tehcir kanunu ve bunun uygulanması sırasında gösterilen hassasiyet, alınan tedbirler, sıkıntılar ve uygulamalar hepsi çok ciddi olarak incelenmesi gereken süreçlerdir.

Fakat tüm bunlara rağmen önemli oranda bir Ermeni nüfus hayatını kaybetmiştir. Tıpki Osmanlı Müslümanlarında olduğu gibi Ermeniler için de kayıplar ile ilgili çok çeşitli rakamlar zikredilmektedir. Resmi rakamların bazıları 200-300 bin Ermeninin bu sırada öldüğünü beyan etmektedir.

Bazı belgelerde ise 500-600 bin Ermeninin öldüğü ifade edilmektedir.

Hangisi olursa olsun hepsi de önemli rakamlardır ve bu kayıplara üzülmemek elde değildir. Bu Ermeniler bizim yüzyıllardır  beraber yaşadığımız bir milletin fertleridir. Bu kayıplardan üzüntü duymamak insanlıkla bağdaşmayacak bir yaklaşımdır. Ama tüm bunlara rağmen, çok abartılı olan milyon ve üzeri rakamının sürekli tekrar edilmesi de kabul edilebilecek bir davranış değildir.

Bu süreçte çok vahim olayların cereyan ettiği, vaktiyle dost ve kardeşçe yaşayan Müslümanlar ve Ermenilerin adeta boğaz boğaza gelerek birbirlerini öldürdükleri bugünden bakıldığında üzülerek görülen bir vakıadır. Bu olaylar her iki millet için ibretle müşahade edilmesi gereken bir hakikattır.

Peki, yüzikinci yıl dolayısıyla her yıl olduğu gibi bu yıl da yine canımızı sıkacak ölçüde çeşitli gürültüler çıkarılırken, Ermeni komitacıların ve onların kışkırtmalarıyla Ermeni tebaanın öldürdüğü milyonun üzerindeki Müslümanın hatırası niye zikredilmemektedir?

Sanki hiç bir şey yokmuş da bu Ermeniler durduk yerde sürülmüşler gibi bir hava oluşturulmak istenmektedir. Bu hal külliyen yalandır ve tek taraflı bir yaklaşımdır

Ortada ciddi bir savaşın, katliamın ve dış düşmanla bir olup bunca yıl beraber olduğu Osmanlıya hıyanetin varlığı açıkça görülmektedir. Çetecilerle bir olup komşusunu katletmek de diğer acı bir tarihi hakikattır.

Tüm bu birikimlerin patladığı noktada meydana gelen tehcir olayı bu bütün içinde değerlendirilmezse yanlış olur. Tıpki bugün yapılanlarda olduğu gibi..

Peki, olayı biraz daha genişletirsek; Balkanlardan sürülen milyonlarca Müslüman niçin insan olarak görülmemektedir?

Bu süreçte Batılıların desteklediği ayaklanmalar ve direk güç kullanmalar ile elden giden Hicaz, Yemen, Orta Doğudaki bölgelerde telef olan yüzbinlerce Müslüman insan değil midir?

Üzülerek zikretmeye devam edelim; Kuzey Afrika’da, Trablus’da biz 1911’de kimlerle savaştık? Libyalı direnişçiler İtalyanlarla mücadele ederken kullandığı bayrak kimin bayrağı idi?
Oralarda ne kadar Müslüman katledildi?
Bu olayların hepsi 1911 ile 1918 arasında cereyan etmiş hüzün verici olaylardır.
Bu kıse sürede yani yedi sekiz yılda dünya adeta tarumar olmuştur. Fakat Batılı ülkeler ve ABD sadece buradaki bir tek noktaya büyüteç koyup bizi tek taraflı itham ederek çok yanlış bir şey yapmaya ısrarla devam etmektedir.
Batılı ülkeler her ne kadar modernizm, post modernizm gibi teorilerden bahsetseler de, dünyaya refah devleti getireceklerini iddia etseler de eski sömürgeci alışkanlıklarından ve Müslüman düşmanlıklarından galiba hiç bir zaman vaz geçemeyecekler..

Bu olayda olduğu gibi ibretle görüyoruz ki; Biri ‘soykırım’ diyor, öbürü ‘büyük felaket’ diyor, ama yaklaşımları maalesef hep ortak ve bize karşı bir şer hattı kurma noktasında ittifak halindeler

Sürekli olarak kendi yaptıkları yanlışlıkları görmemeye ve göstermemeye çalışıyorlar ama aksine bizi mahkum etmeye gayret ediyorlar

Evet, bizler Osmanlı torunuyuz. Tarihin, coğrafyanın ve ait olduğumuz medeniyetin bize yüklediği tüm sorunlarla hesaplaşmak, onların müsbet veya menfi yüklerini her daim taşımak durumundayız.

Fakat unutulmamalıdır ki o dönemde bizim olan, yer altı ve yer üstü zenginliklere sahip milyonlarca km kare toprağımızı kaybetmiş bulunmaktayız. Bu dönemde milyonlarca insanımız hayatını yitirdi. Cumhuriyet yeni bir devlet olmakla birlikte tüm kayıplara rağmen Osmanlı borçlarını da ödedi ve bunun tüm yüklerini üstlendi. Tabiidir ki bu yükler tüm millet tarafından paylaşıldı.

Bu noktadan sonra dileğimiz odur ki, bize daha fazla hesap çıkarmaya çalışılmamalıdır. Hesaba oturulursa sanıyorum ki, batılı ülkeler ve bu süreçte karşımızda olan tüm unsurlar, Kuzey Afrika, Hicaz, Yemen, Orta Doğu ve Balkanlar’daki alacaklarımızın maddi ve manevi bedelini karşılayamazlar.

Dünya Bülteni, 25.04.2017

Türkiye’nin sınırları nerede başlıyor nerede bitiyor?

Türkiye’nin dahili gündemlerinin belli bir yoğunluk kazandığı hemen her dönemde sınırlarımız dışında bizi birinci derecede ilgilendiren alanlarda hesapları olan ülkelerin direk veya dolaylı stratejik hamleleri de artıyor. Bu tespitin, rastlantının ötesinde bir gerçekliği olduğu kanaatini kuvvetlendiren birçok örnek bulabilmek mümkün

İçerdeki şer odaklarının dış desteklerle yapmaya çalıştıkları 15 Temmuz darbe girişimi sırasında ve onu izleyen günlerde de bu tarz gelişmeleri yoğun olarak yaşamıştık. 

Son haftalarda da özellikle 16 Nisan referandumu etrafındaki tartışmalar ülke gündemini yoğun olarak meşgul ederken ve dikkatler de bu noktaya doğru yönelmiş durumda iken yine etrafımızda çok önemli gelişmelerin vuku bulduğunu görüyoruz.

Bu referandum sonucunda Anayasa’daki 18 maddenin değişmesi sadece Türkiye’nin yönetim yapısında bir farklılık oluşturmayacak, zamanla ülkenin her anlamda hareket kabiliyetini de arttırıcı bir durum ortaya çıkaracak. Aynı zamanda referandum sonucunun evet çıkması mevcut iktidarın gücünü pekiştirmenin ötesinde, içerde ve dışarıda daha etkili bir duruma getirecek

Başlangıç cümlesini biraz daha anlaşılabilir hale getirebilmek için bir kaç örnek verelim:

Esad’ın kimyasal silahlarla İdlib’de yaptığı katliamın oluşturduğu sıcak gündem çerçevesinde örneklerimizi daha çok güney sınırlarımızın dışındaki olaylardan seçip  dikkatlerimizi daha çok bu yöne doğru yöneltmeyi arzu ediyorum. 

İlk olarak Kerkük’te ortaya çıkan gelişmeleri ele alalım; Kürdistan Özerk Yönetimi tarafından yüzyıllardır Türkmenlerin ağırlıkta olduğu bu şehrin yapısının değiştirilmeye çalışılması noktasında alınmaya çalışılan kararlar bunlardan bir tanesi. Biz içerde referandum gündemi ile yoğun olarak ilgilenirken Kerkük’te resmi dairelere Kürdistan bayrağı çekiliyor, bölgede referandumdan söz ediliyor. Bunlar çok önemli ve ciddi sonuçlar doğurabilecek hareketler

Tarihi bağlarımızın çok güçlü olduğu Musul’da da önemli gelişmeler yaşanıyor. Musul’un bir dönem DAİŞ tarafından ele geçirilmesinden sonra yine son zamanlarda buranın yeniden DAİŞ’ten geri alınması gayretleri var. Bu süreçte yaşanan olayları da dikkatlice izlemek gerekiyor. DAİŞ’ten temizlenen bölgelerde hakimiyet kuracak yeni güçler ve o bölgelerden sürekli tahliye olmakta olan insanlarla birlikte zamanla Musul’un yapısı da muhtemelen büyük ölçüde değişecek gibi görünüyor. Musul’da tahliyeler dışında binlerce sivil insan öldürülüyor. Irak merkezi hükümeti, İran etkisindeki guruplar ve koalisyon güçleri hepsi son derece aktif. 

Türkiye,  içerideki gündemlerine rağmen hem sahada hem de masada tüm bu süreçlerde aktif rol almak için gayret sarfediyor. Fakat olayların zamanlamasına özellikle dikkat edildiğini ve Türkiye’nin bir şekilde devre dışı kalabileceği şartların arzu edilmiş olabileceğini düşünmeden edemiyoruz.

İsrail’in özellikle Doğu Kudus’te yeni yerleşimleri hızlandırmaya yönelik karar ve çabaları, hak ihlalleri ve son günlerde sıkça dile getirilen Lübnan’a karşı bir harekata girişme niyetleri de bu çerçevede zikredilebilecek önemli gelişmeler. İsrail ile ilişkilerimizi düzeltmeye başladığımız süreçte karşı taraftan atılan adımlar Türkiye’nin iyi niyetlerini sürekli zorlar mahiyette

Fırat Kalkanı harekatının belli bir başarıyla sona ermesinden sonra Türkiye’nin özellikle PKK/PYD güçlerinin Fırat’ın Batı yakasına geçmemesi gerektiği ile ilgili kararını hiçe saymaya yönelik karşı taraftan gelen hamleler de diğer bir dikkat çekici husus. Büyük güçler de bu konuda Türkiye’nin hassasiyetlerini her fırsat yıpratıcı mahiyetteki hareketlere izin vermeye devam ediyorlar.

Yukarıda da değindiğim gibi birkaç gün önce İdlib bölgesine Esad güçleri tarafından yapılan hain kimyasal saldırı ve bunun akabinde de ABD’nin saldırı yapan merkezleri füzelerle vurması da sonuçları itibariyle Türkiye’yi ciddi şekilde ilgilendiren olaylardan bir diğeri.

Esad’ın böyle bir katliamı yapabilmesinin muhakkak ki onun üzerinde etkisi bulunan daha büyük güçlerin onayı dışında vuku bulması mümkün görünmüyor. Fakat böyle bir olayın olabilmesi ve bunu akabinde ABD’nin füze saldırısı hamlesi de sonuçları itibariyle dikkatlice ele alınmalı. Önceleri Esad’ı düşman ilan eden daha sonra Esad’lı bir çözüme doğru evrilen ve son olarak Esad’ın saldırısına karşı füze harekatı düzenleyen ABD’nin tüm bu hamleleri spontane gelişmelerden öte daha büyük bir planın parçası gibi değerlendirilmeli diye düşünmekteyiz. Fakat bu büyük plan ve planların da masaya yatırılıp incelenmesi büyük bir önem taşıyor. Bölgede etkin olmak isteyen tüm güçler bulabildikleri her fırsatta Türkiye’yi denklem dışına itebilmek ve onu bir şekilde kuşatabilmek için pozisyon almaya çalışıyorlar.

Bölgede nüfus yapısı ve ekonomik dengeler muhafaza edilmeli

Orta Doğu olarak adlandırılan bölgede Türkiye’nin en büyük hassasiyeti o bölgede var olan nüfus yapısının ve ülke bütünlüklerinin  korunabilmesi, nüfus ve ekonomik dengelerle oynanmasının engellenmesi olarak özetlenebilir. Fakat Uluslar arası büyük güçler bu bölgelerde özelikle nüfus yapısı ve ekonomik kaynakların kendi kontrollerini arttırabilecek tarzda bir değişikliğe uğraması için gayret sarfediyorlar. Bunun için şehirlerin nüfuslarının büyük ölçüde değişmesi ve gerektiğinde ülkelerin bile birkaç parçaya ayrılması onlar açısından çok önemli değilmiş gibi görünüyor. Veya başka bir açıdan bakarsak bu değişiklik onların planlarının daha rahat tahakkuk edebilmesi açısından özellikle önemli.

Dikkatle izlendiğinde fark edilebildiği gibi bazen PKK/PYD, bazen DAİŞ bazen Irak Bölgesel Kürt yönetimini bazen de Esad’ı farklı tarzlarda harekete geçirerek bu amaçlarına ulaşabilmek için çalışıyorlar. Bazen de kullandıkları güçlerin dışında son füze saldırısında olduğu gibi direk müdahalede de bulunuyorlar. Fakat bu çalışmaları ve müdahaleleri sırasında Türkiye’nin hassasiyetle üzerinde durduğu Uluslar arası Hukuk, Uluslar arası Meşruiyet, dostluk, müttefiklik ve bölge insanlarının zulüm görmemesi gibi değerleri adeta hiçe sayıyorlar.

ABD’nin, diğer Batılı ülkelerin, Rusya’nın, İran’ın ve İsrail’in beraber çalıştığı bölgesel aktörlerle dostlukları veya düşmanlıkları çok hızlı bir şekilde değişebiliyor. Dün kötü olarak dünyaya sunulan DAİŞ bile yeri geldiğinde bu denklemde rahatlıkla desteklenebiliyor. 30 küsür yıldır Türkiye’nin canına yakmakla adeta vazifelendirilmiş PKK/PYD türü terörist örgütler Türkiye’nin müttefiki olarak gördüğü ülkelerden çok ciddi silah ve lojistik desteği alabiliyorlar.

Türkiye ise gönül coğrafyası olarak tanımladığı bu bölgenin tüm halklarına karşı sorumluluğunu her durumda ısrarla sürdürmeye çalışıyor. Sorunlu bölgelerden kaçmak zorunda kalan insanları ülkesine kabul ediyor ve onların her tür ihtiyaçlarını görmeye çalışıyor. Sınır ötesinde kalanlara büyük çaplı insani yardımları hem resmi hem de sivil kanallarıyla ulaştırmaya çalışıyor. Oralarda yapılmaya çalışılan ve hepsi de sinsi planların birer parçası olan demografik yapı değişikliklerine elinden geldiği ölçüde karşı durmaya gayret ediyor.

Türkiye’nin mücadele etmek zorunda kaldığı büyük güçlerin askeri bütçeleri neredeyse ülkemizin Milli Gelirine yakın büyüklükte fakat buna rağmen Türkiye’nin uyandırdığı tesir, onların politikalarını kısmen de olsa etkileyebilecek güçte gibi görünüyor. Türkiye’nin daha fazla kendi iç dengelerine yöneldiği anlarda vuku bulan bu hamlelerin mevcudiyetinin, bizim bu tespitimizi kuvvetlendirici bir mahiyette olduğunu düşünmekteyiz.

Türkiye’nin gönül,  etki ve reel sınırları

Dolayısıyla kağıt üzerinde 780000 km kare olarak ifade edilen Türkiye’nin reel sınırlarının çok ötesinde bir genişliğe sahip olan gönül sınırları ve etki sınırları arasındaki fark, Türkiye’nin hem en önemli zenginliği hem de sırtına yüklenmiş olan en büyük sorumluluğu

Türkiye’nin reel anlamdaki sınırları dahilinde ortaya çıkan problemler ile daha yoğun uğraştığı zamanlarda bunu dışında kalan alanlarla ilgili doğabilecek en ufak bir ilgi veya konsantrasyon eksikliği, yarın sonuçları itibariyle hem bizim hem de zikri geçen coğrafyaların aleyhine sonuç verebilecek nitelikte. Dolayısıyla her daim teyakkuz halinde olmak çok önemli. 

İçeride dengelerin güçlü olması gerek ki dışarıdaki gelişmelere daha etkili bir şekilde müdahale etme imkanı bulunabilsin. Dışarıdaki şer ittifaklarına gereken müdahaleler yapılabilsin ki onların içeriye yönelik kuracakları kumpaslara karşı daha güçlü olabilelim.

En büyük dileğimiz, 16 Nisan referandumu ile birlikte Türkiye’nin inşallah daha dengeli bir anayasal çerçeve ve siyasi yapı oluşturabilmesi, bunun sonucu olarak da bir yandan içerdeki sorunları daha hızlı bir şekilde çözerken diğer yandan da  bölgesinde ve uluslar arası alanda daha etkili olabilmesidir. 

Hem ülke içindeki insanlarımızın büyük çoğunluğunun hem de mazlum coğrafyalarda  yaşayan kardeşlerimizin dileklerinin de aynı şekilde olduğuna inanmaktayız.

Dünya Bülteni, 09.04.2017

Kültür ve Eğitimde Karar Vericilerin Sorması Gereken Sorular

İnsan zübde-i âlemdir. Kültür de eğitim de o insanın daha kâmil bir noktaya ulaşabilmesi noktasında hayati önemi olan alanlardır. Bu alanlarda yeni çalışmalar yapılırken neler hayal ediliyor? Hangi sorular soruluyor? Geçmiş verimli uygulamalara dönüp bakılıyor mu?

Son zamanlarda eğitim ve kültür konularında devletin en üst kademelerinden başlayarak aşağıya doğru herkeste daha bir dikkat, daha bir gayret hali görülür oldu. Özellikle sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu hususu birkaç konuşmasında hassaten ifade etmesi ilgi ve alakayı neredeyse alarm seviyesine yükseltti.

2002’den beri iktidarda olan Ak Parti’nin, çok önemli konularda başarılı hizmetler gerçekleştirmiş olsa da, özellikle eğitim ve kültür alanında arzu edilen hedeflere ulaşamadığı noktasında uzun dönemdir içten içe bazı eleştiriler yapılmaktaydı. Buna ilaveten son dönemlerde daha fazla gündeme gelen, ait olduğumuz medeniyetle ilgili söylemlerin öne çıkması, Milli Eğitim cephesinde meydana gelen bazı müspet gelişmeler ve “dindar gençlik yetiştirilmesi” gibi çok damardan ifadeler, özellikle 2009’dan itibaren iktidar cephesinde bir şeylerin değişmekte olduğu sinyalini vermekteydi. Son zamanlarda ise bu iki konudaki söylem düzeyi biraz daha kuvvetlendi.

Bu noktada öncelikle bazı sorular sorarak konuyu açmaya çalışalım:

Nasıl bir toplum ve nasıl bir insan tipi hayal ediliyor?

Bahsi geçen konulara yani eğitim ve kültür meselelerine, hem toplumun geneli, hem okumuş yazmış kesim, hem de yöneticiler açısından bugüne kadar hakikaten gerektiği şekilde önem verilmiyor muydu?

Veya önem verildiği zannediliyordu fakat toplumdaki insan malzemesinde belirli bir yetersizlik hissedilmesi üzerine mi bu mesele yeniden gündeme gelmeye başladı?

Bir eksiklik sezildiyse acaba hangi kriterlere bakılarak böyle bir eksikliğin farkına varıldı?

Bu konuda eksiklik olduğunu gündeme getiren kişiler acaba nasıl bir toplum ve nasıl bir insan tipi tahayyül ediyorlardı? İlave olarak şu soruyu da sormak gerekir ki acaba iktidarda olan kadroların bu hayalleri ne kadar birbiriyle uygunluk içindeydi?

Yönetim kademesindeki ve toplumdaki öncü durumda bulunan insanlar cephesinden olaya bakılırsa, yetişmesini arzu ettiğimiz insanlarda hangi özellikleri arıyorlardı ki bunların yeterli olmadığına karar verdiler ve biz eğitim ve kültür konularına maalesef yeteri kadar ehemmiyet veremedik diye bir kanaate sahip oldular?

Bu konuda yeterlilik ölçüsü nasıl tespit edilecek?

Toplumda eğitim ve kültür konularında çok başarılı ve dünya çapında eserler veren, yaptığı çalışmalarla uluslar arası arenada ses getiren insan sayımızın fazla olması mı bizdeki yeterlilik ölçüsü olacak?

Yoksa toplumun olabildiğince fazla sayıda ferdinin bu alanlarda hassasiyetle belirlenmiş bir seviyenin üstüne çıkması mı bizim için yeterlilik ve gelişmişlik ölçüsü olacak?

İlave olarak, bu ölçüleri kim veya kimler belirleyecek?

Çağdaş anlamda hâkim görüşler mi toplumdaki bu konulardaki seviyenin kıstasları konusunda belirleyici olacaklar?

Yoksa bizim kendimizin belirlediği ve bizce değeri olan ve bize özel sabitlerimiz olacak da biz onlara bakarak mı bu seviyeleri belirleyeceğiz?

Dinimizde, diyanetimizde, tarihimizde ve çokça kullanılan, ait olduğumuz medeniyette bugüne kadar bu belirlemeler hangi usullerle yapılıyordu? Biz bugün ilerledik veya geride kaldık dediğimizde bu kadim ölçülerimizi nazar-ı itibare alarak mı bir değerlendirme yapıyoruz?

Yoksa bizim o çok önem verdiğimiz sabitlerimiz konusunda bazı itiraf edemediğimiz şüphelerimiz var da onları açıkça ortaya koymaktan çekiniyor muyuz?

Hayaller ve tercihler

Bu son cümleyi niye söylüyorum, müsaadenizle biraz açayım; Bugüne kadar toplumun üst katmanlarında bulunan yöneticilerin hatırı sayılı bir bölümünün, herhangi önemli bir yere kendi ölçülerine göre yetişmiş kişiler seçecekleri zaman, tercih ettikleri insanların bazı kereler zikredilen medeniyet değerleri ile mücehhez olmayan tipler olduğunu gördük ve halen de bunların örneklerine rastlamaktayız.

İlave olarak, toplum açısından önem verilen okumuş yazmış veya sanat ehli kişilerin biraz etkili bir pozisyona geldiklerinde, hemen o bizce çok değerli değilmiş diye söylenen düşüncelere sahip maruf kişilerle daha fazla içli dışlı olduklarını müşahede ediyoruz. Tercihlerinde nedense çoğu kere bu kişileri seçiyorlar. Üst düzey danışmanlık kadrolarındabu vasıflara sahip hatırı sayılır miktarda kişi yer alabiliyor. O beyler veya hanımlar, üst düzey vazifelilerimizin ve aile fertlerinin (birçok örnekte görüldüğü üzere ) hemen en yakınlarında kolaylıkla yer bulabiliyorlar.

Yılın sanatçısıyılın kültür adamı ve sair tercihlerde genelde bu tarz birkaç kişi muhakkak kürsülerde yer buluyor ve bunlar da her seferinde toplumun canını sıkacak bir şeyler yapıyorlar ve büyük kalabalıklar hep susmak zorunda kalıyorlar. Ayıp olmasın, üst düzey ağabeylerimizi veya ablalarımızı kırmayalım, üzmeyelim diye dertlerini içlerine atıyorlar.

Kültürel faaliyetten ne anlıyoruz? Eğitim konularında neleri önceliyoruz? 

Bu konuyla ilgili bu kadar örnekle iktifa ederek mevzumuza devam edelim. Evet, nerede kalmıştık? Kültür dediğimizde bunun tarifini nasıl yapacağız, kıstasları nasıl belirleyeceğiz?

Kültürel faaliyetten özetle ne anlıyoruz? Eğitim konularında neleri önceliyoruz veya öncelememiz gerekiyor?

Önemli olan toplumda imkân olduğu ölçüde en fazla sayıda kişide zevk-i selimi geliştirebilmek, çocukluk çağından itibaren insanlarımıza estetik bakışı kazandırabilmek, Allah güzeldir ve güzeli sever düsturu çerçevesinde her işini en güzel şekilde yapan ve etrafındaki güzelliklerin farkına varan insanlar yetiştirebilmek ana gayemiz olmalıdır diye düşünmekteyiz. Ayrıca sanat ve kültür alanında yapılan uğraşların insanların iç derinliklerine önemli katkılar sağladığına inanmaktayız.

Kültür ve sanatı toplumdaki az sayıda kişi arasında elit bir uğraş olarak değil toplumun ulaşabildiği kadar geniş kesimine yayılan bir faaliyet olarak ele almayı önemli görmekteyiz. Fakat aynı zamanda da bu çalışmaları kitleselleştikçe değer yitirmediği bir seviyede tutabilmeyi de becerebilmemiz gerekir diye düşünüyoruz.

“Bizim çevremizde maalesef böyle çalışmalar yapılamıyor” mu?

Burada kültür ve eğitim konularında gerek içinde bulunduğumuz çalışmalar gerekse de etrafımızda yapılan faaliyetlerle ilgili toplumdaki ilgi düzeyinde bazı eksiklikler ve/ veya hatalı eğilimler gözümüze çarpıyor. İnsanımızın önemli bir kısmı yapılan çalışmaları sanki o çalışmaların hedefleri, ufku, insanlarda bırakacağı kalıcı etkilerden çok başka kıstaslarla değerlendiriyor. Çoğu kere çalışmaların değeri, bizatihi kendi sahip oldukları değerle değil de kamuoyunda itibar edilen belli mecraların verdiği önem ile değerlendiriliyor. Medyada daha fazla yer alan, sosyal medyada trend oluşturan, özetle PR’ı iyi yapılmış işler daha çok öne çıkıyor. Bunlar biraz da çağımızın bizlere ve insanımıza yüklediği maalesef çarpık yaklaşımlar. Çoğu kere değerli olanların değerini bulamadığı ama vasatı aşamayan işlerin ise görünür olmayı becerebildiği ölçüde değerli addedildiği bir süreci yaşıyoruz. O zaman da bunun tabii sonucu olarak büyük topluluklara çoğu kere en değerliler değil de en fazla görünenler iyi örnekler olarak sunuluyor ve sonuç olarak da arzu edilen kaliteli çalışmalar veya bizim önemsediğimiz değerlerle bezenmiş faaliyetler çoğu kere gölgede kalabiliyorlar.

Bazen de ana akım medya dediğimiz ve bizim mahallenin kızıyor gibi göründüğü fakat aksine de dikkatle izlediği yerlerde mevzu olan işler değerli olarak kabul ediliyor. Çünkü maalesef bizim mahallemizin kültür ve eğitim haberleri tarayıcılarının bile radarları genelde buraları tarıyor ve buralardan malzeme buluyor. Yeri geldiğinde de ‘efendim bizim çevremizde maalesef böyle çalışmalar yapılamıyor, acaba nedendir’ diye kendi kendilerine dertleniyorlar.

Bizler kendi yaptıklarımızı önemsiz görüpkendi yaptıklarımız ve yapmaya çalıştıklarımıza bile başkalarının gözlüğü ile bakmaya kalktığımızda, inanın ne bir şey görebiliriz ne de yapılanların daha iyisinin oluşması noktasında katkı sağlayabiliriz diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

Bu sorular karar vericiler nezdinde de soruluyor mu?

Eğitim alanından da bir örnek vermek istiyorum. İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Mütevelli Heyet Başkanlığım döneminde yeni bir YÖK yasa taslağı üzerinde çalışmalar yapılıyordu ve bizler de bazen bu toplantılara davet ediliyorduk. Bu konularda zihnimi en çok meşgul eden soru, Türkiye’nin orta ve uzun vadeli hedefleri konuşulurken karar vericilerin nasıl bir ülke hayal ettikleri, bu hayal ettikleri ülkenin iktisadi hedefleri kadar insani değerleri itibariyle nasıl bir noktaya varması gerektiği ile ilgili ne tür bir zihni hazırlık içinde bulundukları idi.

İktidar tarafından hedef olarak ortaya konulan 2023 yılı ile ilgili birçok rakam bulunmaktaydı. 500 milyar dolar ihracat, 2 trilyon dolar gayri safi milli hasıla ve dünyanın gelişmiş ilk 10 ekonomisi içinde yer almak gibi. Pekiyi, 2023 yılında sanayimizin yapısı ve alt sektörleri, hizmet sektörlerimiz, ticaret alanlarımız detayları ile nasıl bir noktaya doğru gidileceği hayal edilmekteydi?

Yine o tarihlerde dünyanın gidebileceği noktalarla ilgili yeterli gelecek hayalleri kuruluyor muydu? Bu hayallere yönelik olarak hangi alanlarda ne kadar yetişmiş insan gücüne ihtiyacımız olacaktı?

Buna bağlı olarak acaba var olan ve yeni açılmakta olan üniversitelerin bölüm ve kontenjanları bu sorular ve cevapların ışığında mı değerlendiriliyordu?

Özetle, bu yetiştirmeyi düşündüğümüz insanları, okul öncesi eğitimden örgün eğitimin diğer kademelerine, mesleki eğitimden yüksek öğretime kadar hangi bilgi, beceri, yetkinlik ve ahlaki normlar ve estetik değerlerle yetiştirmemiz gerekiyordu?

“Bu hayati soruların cevapları nerelerde değerlendiriliyor” diye neredeyse her toplantıda soruyor, muhataplarımı da belki fazlaca rahatsız ediyordum.

Vazifede olduğum dönemde bu sorularıma maalesef doyurucu cevaplar alamadım. Bu sorular sorulup cevapları bir yerlerde hazırlanıyor, kararlar bunlara göre alınıyor ama bizler bilmiyorsak, bu bile ümit verici bir gelişmedir diye düşünüyorum. Fakat en az bu boyutta sorulmuyor ve cevapları araştırılmıyorsa o zaman gelecek için çok iyimser olabilme şansımız ne kadardır, onu da takdirlerinize sunuyorum.

Ben bu konudaki endişeleri o zaman da yoğun olarak duydum, bugün de maalesef duymaktayım.

Kültürel alanda bir hareketlilik var, ama…

İlk baştaki noktamıza tekrar dönersek;

Sn. Cumhurbaşkanı “kültür ve eğitim konusunda bugüne kadar yeterli duyarlılığı gösteremedik” deyince herkeste bir dikkat ve bir hassasiyet peydah oldu. Bu bir açıdan bakıldığında çok önemli bir gelişme. Kesinlikle küçümsemiyorum, aksine çok değerli buluyorum.

Fakat buna cevaben bugüne kadar özellikle kültürel alanlarda toplumun önünde görünen birçok kişinin yeniden hareketlenmeye ve bugüne kadar yapageldikleri işleri farklı bir formatta yeniden ele almaya başladıklarına şahit olmaktayız. Şayet bugüne kadarki çalışmalar istediğimiz bir düzeye ulaşamadıysa ve arzu edilen seviyeler yakalanamadıysa acaba bu konuya çok daha etraflıca ve belki de çok daha farklı yerlerden bir daha bakmaya çalışmak gerekmiyor mu?

Bugüne kadar eksik bir bakış açısıyla bakıldığından dolayı farkına varılamayan, toplumda bugüne kadar yeterli şekilde öne çıkamamış fakat özü gereği kalıcı olan çalışmalar ve yaklaşımların da yeni dönemde konunun içine çekilmeye çalışılması icap etmiyor mu? Mevcudunun bulunmadığı dönemlerde çok önemli bir tecrübe birikimi sağlayan geçmiş uygulamalar, yeni başlayanların Amerika’yı yeniden keşfetme yolunda harcayacakları bir çok emeğin daha verimli yerlere sarf edilmelerini sağlayamaz mı?

Kullara düşen üzerlerine vecibe olan faaliyetleri en iyi şekilde yapmak değil mi?

Eğitim konusunda da farklı cephelerde yoğun okullaşma faaliyetleri görmeye başladık. Okul öncesi dönemden başlayarak ilk, orta ve lise düzeyinde okullar yoğun olarak açılıyor. İmam hatipler üzerinde çok özel bir hassasiyet gösteriliyor.

Gelişmeler o kadar baş döndürücü ki bazen tamamını izleyebilmek zor olsa da dikkatimizi yoğunlaştırabildiğimiz bazı yerlerde çok da hoşumuza gitmeyen bazı gelişmeler gözümüze çarpıyor. Bizim 1980’li yılların ikinci döneminde çok daha amatörce ve kıt imkânlarla yaptığımız eğitim çalışmalarına başlarken sorduğumuz çok temel ve damardan bazı soruların, maalesef bu çevrelerde yeterli ve etraflıca sorulmadığını ve cevaplarının aranmadığını, işin özünden çok kabuğu ile ilgilenildiğini görmekten dolayı da ciddi bir üzüntü ve tedirginlik içinde olduğumuzu ifade etmek istiyorum.

Bizim dişe diş mücadele ettiğimiz Batılılar bir işe girerken belirledikleri ana hedefleri ve bu hedeflere varmak için kullanılan her türlü aracın dizaynına kadar tüm detayları planlayarak işe başlıyorlar. Bu işleri planladıktan sonra da uygulamadaki verimlilikleri objektif bir şekilde ölçmeye ve değerlendirmeye çalışıyorlar. Eğitimde kalite, güvence ve akreditasyon konularına ciddi bir önem veriyorlar.

Esasında insanlarımızın büyük bir bölümü kendi ticari ve sınai işlerinde de böyle yapıyorlar. Büyük iktisadi işletmeler ve mühendislik projelerinde de bu yol kullanılmazsa, o devasa yapıların ayakta duramayacaklarını herkes bilebiliyor. Fakat insan eğitimine ve kültüre dayalı nispeten soyut görüntülü konularda maalesef kervan yolda düzülür veya ahbap çavuş mantığının dışına bir türlü çıkılamıyor. Tabii sonrasında da sonuçlara bakılınca üzüntü duyuluyor.

Fakat yüce Rabbimiz dilerse bu tür teşebbüslerden bile çok verimli neticeler ortaya çıkmasını sağlayabilir. Ona güvenimiz tam. Ama kullara düşen üzerlerine vecibe olan faaliyetleri en iyi şekilde yapmak değil midir?

Bu noktada duam şudur ki inşallah gelişmeler beni yanıltır. Bu konuda da yanılmaktan dolayı üzülmekten ziyade ziyadesiyle mutlu olacağımı da ifade etmek isterim.

Doğru sorulara doğru cevaplar

Kültür ve eğitim alanında gelişme denince öncelikle yukarıda da sorduğumuz gibi önce “nasıl bir dünya, bu dünya içinde nasıl bir Türkiye” hayalini berrak bir şekilde ortaya yeniden koymamız gerekiyor. Bu Türkiye manzarası içinde de arzu ettiğimiz kimlikli, kişilikli, başı dik, kendiyle barışık, kendi medeniyet değerlerini fark etmiş, arzu ettiğimiz insanın estetik değerlerini üzerinde taşıyan ve onları tüm dünya insanlarına kavli ve fiili olarak en iyi şekilde anlatan fertleri nasıl ortaya çıkaracağız? Onların sayısını nasıl arttıracağız? Onları tarif ettiğimiz özelliklerle nasıl donatacağız veya donanımlarını sağlayacağız, sorularını sorup doğru cevapları bulmamız icap ediyor.

Pekiyi, bu süreçte genel yaklaşımımız nasıl olmalı?

Bizlere ve bizim gibi daha önceden de sessiz ama daha derinlikli ve kalıcı çalışmalar yapmaya çalışanlara düşen ise bugüne kadar yapmaya çalıştıkları gibi, dokunabildikleri kişi ve kesimlerde etki uyandıracak çalışmaları ısrarla sürdürmeleridir. Gözlerine takılan eksiklikler olursa onları da usul-u münasiple muhataplarına aktarmaya gayret etmeleridirler.

Mevcut şartlar içinde bugüne kadar ne kadar yapabildi ise inşallah en azından o kadarını yapmaya çalışmalarıdır. Ve bu yapılanları da inşallah başkaları ile biraz daha fazla paylaşmaya özen göstermeleridir.

İnsana yatırım

Sonuç olarak;

Biz kendimizi bildik bileli insana yatırım yapmanın önemini en temel ödev olarak kabul eden bir bakış açısına sahip olmaya çalıştık. Bu bakış açısının gereği olarak insanlarımızın büyük çoğunun pek fazla ilgilenmediği zamanlarda da eğitim ve kültürel çalışmaları önemseyenlerle beraber olduk. Bugün de aynı noktadayız, yarın da inşallah imkânlarımız nispetinde bu gayret içinde olacağız.

Yolu buraya düşenlerle beraber olmaktan bugüne kadar büyük mutluluk duyduk ve inşallah bundan sonra da duymaya devam edeceğiz. İster içten gelen bir dürtüyle isterse de şartların sürüklediği bir şekilde bu yolun içine girenlerin, bu yolun en önemli öznesinin insan olduğunu hiç hatırdan çıkarmamalarını diliyoruz. Çünkü unutmamamız gereken en önemli düstur şudur ki insan zübde-i âlemdir. Kültür de eğitim de o insanın daha kâmil bir noktaya ulaşabilmesi noktasında hayati önemi olan alanlardır.

Biz kültür ve eğitimle ilgili alanları özetle bu genel bakış açısı içinde görüyoruz.

Allah hayırlarla karşılaştırsın duası ile yazımızı noktalamak istiyoruz.

Dünya Bizim, 28.03.2017

Bugüne tarihle birlikte bakabilmek

Ortadoğu diye tanımladığımız coğrafyada bugünü daha iyi anlayabilmek için kullanılabilecek en iyi yollardan biri her durumda tarihe başvurmaktır. Son Fırat Kalkanı operasyonu için de tarihten günümüze bir yolculuk yapmayı önemli görmekteyiz..

Ortadoğu diye tanımladığımız coğrafyada bugünü daha iyi anlayabilmek için kullanılabilecek en iyi yollardan biri her durumda tarihe başvurmaktır. Tarih dediğimiz zaman da en az 100 yıllık bir zaman öncesine kadar gitmek gerekiyor.

Birinci Dünya Savaşına kadar şu anda bölgede var olan Devletlerin neredeyse hiçbiri mevcut bulunmamaktaydı. Osmanlı Devleti nihayete erdikten sonra onun hakimiyet alanı içinde yeni yeni devletçikler ortaya çıkmaya başladılar. İki Dünya Savaşı arasında, bölgedeki parçalanma yerleşik hale gelmeye başladı ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında da bugünküne yakın bir yapı oluştu. Tabii İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan İsrail Devleti ise tüm bu gelişmeler içinde bölge gerçeklerine neredeyse hiç uymayan bir Devlet olarak göze çarpıyordu.

Diğer Devletlerin de kuruluş hikayelerine bakıldığında, özellikle başlangıç dönemlerinde  Osmanlı’ya ihanet üzerine gelişen bir sürecin bulunduğuna şahit oluyoruz.. Yeni kurulan devletlerin bir çoğunun başına, ilk icraatleri olarak Osmanlı’ya ihanet etmiş yöneticilerin veya akrabalarının geçtiklerini üzülerek görüyoruz.

Ortadoğu’daki bu yeni siyasi yapıların teşekkülü sırasında dikkat edilen en önemli hususlardan birisi de, yüzyıllardır o bölgede genel anlamı ile huzur içinde yaşamış çeşitli kavimlerin, dinlerin ve mezheplerin mensuplarının, birbirleri ile sorun çıkarmaları muhtemel bir denge içinde bir araya getirilmeleridir. Türkler, Araplar, Kürtler, Süryaniler, Çerkezler v.s gibi kavimlerin yerleşim yerleri sorunlu bir tarzda oluşturulmuş, Sünni grupların başına alevi, alevi kökenli grupların başına da sunni yöneticilerin getirilmesi gibi noktalara titizlikle dikkat edilmiştir.

ORTA DOĞU NİYE BU KADAR PARÇALANDI?

Niye yapılmıştır veya getirilmiştir diyorum, çünkü buradaki yapılar genellikle Dünya Savaşları sırasında galip gelmiş olan Batılı Devletler tarafından dizayn edilmiş yapılardır. Bu topraklarda yaşayan milletler Osmanlı sonrası kendi yönetimlerini oluşturabilecekleri bir güce maalesef ulaşamadıkları için, ancak kendilerine biçilmiş vazifeler çerçevesinde ve yaşamaları için tayin edilen toprak parçaları üzerinde hareket etmek durumunda kalmışlardır. Mağlup olmanın hazin ve tabii bir sonucu olan bu hali, maalesef bu coğrafya insanı yaklaşık yüz yıldır acı bir şekilde yaşamaktadır.

Bu parçalanma süreci içinde galiplerin uyguladıkları en acı kurallardan birisi de büyük ailelerin ve kavimlerin birbirlerinden suni sınırlarla ayrılması, ayrıca tabii kaynaklar ile insan topluluklarının arasının yine bu suni sınırlarla ulaşılamaz hale getirilmesidir. Mesela tarih boyunca Fırat ve Dicle nehirlerinin doğduğu bölge ile denize döküldüğü bölge arasında bu kadar Devletin ve sınırın bulunduğu bir devre görülmemiştir.

Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyetine geçerken petrol zengini bir bölge olan Musul ve Kerkük’ün Türkiye’den hangi ayak oyunları ile ayrı düşürüldüğü üzerinde derinlemesine bir inceleme bile bu fikrimizi kuvvetlendirecek önemli bir örnek olarak ortada durmaktadır. Keza Lübnan devletinin yapısı ve yönetim şeması üzerinde bir araştırma da bu tezimizi güçlendirecek bir diğer örnektir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Orta Doğu denklemine yeni bir devlet olarak giren İsrail de bu bölgede bitmek bilmeyen agresif  hamleleri ile bölgenin huzurunu her daim tehdit etmektedir. Yahudilerin Arz-ı Mevud dedikleri kendilerine vaat edildiğine iman ettikleri toprakların, Türkiye sınırlarının bir bölümünü de içine alacak tarzda geniş olması, bu ülkenin orta doğu olarak adlandırılan  coğrafyadaki emellerinin sınırlarını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Tabii İsrail’in Kudüs üzerindeki hakimiyeti ve Mescid-i Aksa’ya yönelik icraatleri de her daim sorun çıkarma potansiyeli olan bir durum olarak ortadadır.

BEŞ BÜYÜK ÜLKE HER KONUYA MÜDAHİL. BAŞKA KİMLER VAR?

Dünya Politikasına şekil veren ve bugün BM’de veto yetkisine sahip 5 devlet, orta doğu dengeleri ile birinci elden ilgili durumdadır. Hepsinin kendilerine yönelik özel ve kısmi hedefleri olsa da genel hedefleri olarak, bu topraklar üzerinde 100 yıl evvelki gibi bir bütünlük ve huzur istememektedirler. Bu bölgede nihai bir barış ve huzur onların öncelikli hedefi değildir. Kaos ve mücadele bu ülkelerin ana politikasıdır. Kaos içindeki bu ülkelerin liderleri de iktidarda kalmak için daima büyük devletlere muhtaç durumda bulunmaktadırlar. Ülkelerinin doğal zenginliklerini ve hammadde kaynaklarını bunlarla paylaşmaktadırlar. Sürekli kaos ortamında daima silaha ihtiyaç duymakta ve bu silahları büyük dediğimiz ülkelerden almaktadırlar. Kaos ortamında bu ülkelerde ekonomi gelişememekte, sosyal hayatta denge kurulamamakta ve halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Ortadoğu bölgesi topyekun bir güç oluşturamamaktadır. Var olan potansiyel bir türlü reel hayata yansıyamamaktadır.

Tabii bu kargaşa arasında İsrail Devleti de bu ihtilafları sürekli kaşıyan bir politika izlemekte, Ortadoğu’da nerede sorunlu bir durum varsa orada İsrail’in görünür veya görünmez parmağı ifsad edici bir fonksiyon icra etmektedir.

Yine bir diğer ülke olan İran da, özellikle İslam Devleti sonrası bu bölge ile yoğun olarak ilgilenmektedir.  Fakat İran’ın olaya bütüncül bir ümmet perspektifinden bakmak yerine daha dar bir mezhep penceresinden bakması, sorunların büyümesine sebep olan önemli bir faktör olarak göze çarpmaktadır.

OSMANLI’NIN TABİİ MİRASÇISI TÜRKİYE: SORUMLULUK BÜYÜK, SORUNLAR DA BÜYÜK

Tüm bu ülkeler içinde Osmanlı’nın tabii mirasçısı Türkiye bu bölgeyi derleyip toparlayabilecek potansiyel bir güç olarak ortada durmaktadır. Dünya savaşları sonrası uzunca bir süre bu bölge ile neredeyse ilgisini tamamen kesmiş olan Türkiye,  özellikle 70’lerde çok cılız bir şekilde başlayan ama 80’li yıllardan sonra gittikçe artan bir tarzda bu gönül coğrafyası ile temas kurma yolları aramaktadır. Türkiye güçlendikçe ve kendi iç sorunlarını çözmeye başladıkça bölgede tabii bir çekim alanı oluşturmakta ve yaptığı her müsbet hamle ile özellikle bu bölge halklarının teveccühünü kazanmaktadır.

2000’li yıllar sonrası Türkiye’de gözle görülür bir gelişme ortaya çıkmış, ekonomik gelişme yanında istikrarlı bir siyasi yapının varlığı Türkiye’ye yönelik mazlum halkların ümidini artırmıştır.

Türkiye’nin gücünün artması Türkiye’ye yönelik düşmanlıkların derecesini de aynı oranda arttırmaktadır.

Son dönemde ortaya çıkan Güneydoğu olaylarındaki artış, Gezi kalkışması, 15 Temmuz darbe girişimi gibi iç huzursuzluklar esasında basit bir iç mesele değil uluslar arası güçlerin Türkiye’yi cendereye alma hamleleri olarak okunabilecek olaylardır. Türkiye’nin uzunca bir süredir güney sınırlarının hemen dışında o bölgenin tarihi ve demografik gerçekleri ile pek de bağdaşmayan suni bir Marksist Kürt devleti kurulması girişimleri de, yine bu pencereden bakılması gereken bir realitedir. Yine Irak ve Suriye sınırları içinde birdenbire ortaya çıkan ve tamamen o bölgedeki  yönetimlerin hatalı ve tutarsız davranışlarına  karşı ortaya çıkmış yönelişleri de arkasına alan DAEŞ organizasyonu da, Ortadoğu’yu daha fazla küçük parçaya ayırma politikalarının bir tezahürüdür. DAEŞ bir bölge gerçeği değil bölgede huzursuzlukların artması ve parçalanmanın kalıcı hale gelmesini hedefleyen suni bir oluşum olarak değerlendirilmelidir.

Türkiye açısından bakıldığında Orta Doğu ülkelerindeki milletlerle bizim aramızda çözülemeyecek derecede tarihi ve köklü sorunumuz olmamıştır. Dünya Savaşları sırasında Batılı güçlerin teşvikiyle devşirilmiş yöneticilerin liderliğinde yapılan bazı hıyanetlerin bile tarihi derinliği ve o bölgede yaşayan halklar nezdinde hakiki bir karşılığı bulunmamaktadır. Bunlar sorunlu dönemlerin spot olayları olarak yorumlanabilecek hadiselerdir.

Son dönemde PKK ve PYD gibi Marksist ve bölücü Kürt milliyetçilerinin terörist faaliyetlerine karşı duruşumuz kesinlikle Kürt halkına karşı bir duruş olarak algılanmamalı ve öyle gösterilmeye çalışılması da hiçbir şekilde kabul edilmemelidir.

Uzun yıllardır devam eden PKK gerçeği ve bu örgüte karşı Türkiye’nin askeri sahadaki karşı koyuşlarının, bazen ulaştığı boyutlar itibariyle çok sert bir düzeye vardığı hususu inkar edilemez. Bu sertlik Kürt kardeşlerimizin bir bölümünü mağdur etmiş, PKK ve yan kuruluşları da bu mağduriyeti suistimal ederek Kürtlerin ana gövdeden ruhen kopmasını sağlayacak çalışmalar yapmışlardır. Fakat müsbet bir gelişme olarak, son dönemlerdeki politikalar neticesi, bu hataları telafi edici ve kopuşu engelleyici çok önemli çalışmaların yapılması sağlanmıştır.

Bu gün itibariyle Türkiye kendi içindeki yaraları sarmak için uğraşmaktadır. Aynı zamanda sınırları dışında Orta Doğu bölgesinde de daha fazla bölünme ve parçalanmayı istememektedir. Bu bölünme ve parçalanmayı teşvik eden her tür faaliyetin gücü nispetinde karşısında olmaya devam etmektedir Biraz önce yurt içi için ifade ettiğim şekilde, Güney sınırlarımızın dışındaki PKK’nın bir kolu olan PYD ve YPG ile mücadeleyi de Türkiye’nin Kürtlerle mücadelesi olarak okumanın doğru olmadığını düşünmekteyiz. Bu mücadele Kürtleri kullanarak bölücülük yapan Marksist bir örgüte karşı mücadeledir ve ana hedefi Orta Doğu halklarının daha fazla bölünmesini engelleyebilmektir. Aynı şekilde Türkiye’nin Araplarla, Çerkezlerle, Süryanilerle ve sair bölge halkaları ile de ilkesel bazda bir sorunu yoktur. Şu anda bu milletlerle aynı sınırları paylaşmasak da tarihten gelen bir yakınlıkla onları gönül coğrafyamız olarak değerlendirmektedir.

FIRAT KALKANI OPERASYONU NİYE YAPILIYOR?

Türkiye’nin son günlerdeki Fırat Kalkanı adıyla yaptığı sınır ötesi müdahalesi de bu çerçevede değerlendirilmesi gereken bir harekettir. Türkiye şu an ABD ve diğer batılı ülkelerin zımni kabulü ile sınırlarının hemen altında oluşturulmaya çalışılan özerk bir Marksist ve terörist Kürt yönetimini ilkesel bazda kabul etmemektedir. O bölgede ve onun güneyinde başka bir kontrolsüz güç olan DAEŞ’in varlığını da kabul etmemektedir. Türkiye güney komşularının ülke bütünlüğünü savunmaktadır.

Aynı Türkiye’nin ABD ve diğer Batılı güçlerin, Rusya’nın, İran’ın ve bu bölge ile ilgili tüm güçlerin ( İsrail ve Çin dahil)  bu bölgede askeri varlıklarını, üslerini, ilkesel bazda sorun olarak görmesi gerekmektedir. Bu ülkelerin direk veya dolaylı şekilde bu bölgedeki mücadelelere taraf olmalarını şiddetle reddetmelidir. Askeri açıdan gücü yetmese bile söylem bazında bu fikirlerin telaffuz edilmesinin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Yüzyıllar boyunca bu bölgeleri başarıyla yönetmiş  bir Devletin varisi olan Türkiye’nin, tamamen kendi güvenliği için güney sınırlarından en ufak bir geçiş yapmasını sorun eden ülkelerin, binlerce kilometre uzaktan ve üstelik hiçbir tarihi bağ olmadan bu bölgelerde bu tip bir varlık göstermeleri, en azından tartışılması gereken gerçekler olarak gündeme gelmelidir.

SONUÇ OLARAK

Sonuç olarak Türkiye’nin son dönemlerde sıkça dile getirdiği ve adeta gerileyebileceği son nokta olan Fırat nehrinin Batı yakasına geçilmemesi ve bu bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi isteğini  tahakkuk ettirmek için askeri harekata girişmesi, biraz geç yapılmış olsa da çok olumlu bir karardır. Bu harekatın sadece Cerablus bölgesi ve terörist yapı olarak DAEŞ ile sınırlı kalmaması ve PYD/YPG güçlerinin de Münbiç’den çıkartılması gerekmektedir. Türkiye için Halep’e doğru giden yolun açık tutulması ve terörist unsurlardan temizlenmesi isteği önemli bir istektir. Bu isteklerin sağlanmaması durumda burada meydana gelen olumsuzluklar direk ülkemize yansımakta ve buradaki kitlelerin tüm insani sorunları Türkiye tarafından üstlenilmek durumunda kalmaktadır.

Ayrıca Hatay’ın güneyindeki Bayır Bucak Türkmenlerinin sürekli askeri saldırıya uğramaları ve Türkmen bölgesindeki nüfusun buralardan sökülüp atılması ile ilgili yapılan saldırılar, Türkiye’nin ve o bölgelerdeki Müslümanların güvenliği için büyük tehlikedir.  Bunu destekler tarzda,  Fırat’ın batısına kadar gelen PYD/YPG hakimiyetinin Afrin’deki güçlerle birleşmesi ve daha sonra da oradan Akdeniz’e bir yol bulup bağlanması hedefi,  ( o bölgede zamanla özerk bir yapının oluşturulması gayesine yönelik olarak) yaklaşık 1990’lardan itibaren Batılı merkezlerde çokça telaffuz edilen ve varılması için çalışılan bir hedef olarak görünmektedir. Bu zamandan günümüze bu bölgede sürekli sorunlar çıkartılmış, kitleler çeşitli sebeplerle yerlerinden edilmiş, en son olarak da Suriye’deki iç savaş dönemindeki büyük nüfus hareketleriyle onlar açısından bu hedefe yönelik önemli bir gelişme kaydedilmiştir.

Türkiye’nin en ufak bir zaaf anında söz konusu devletlerin veya onların güdümündeki uydu güçlerin bu hedefe yönelik başka hamleler yapmaları her an ihtimal dahilindedir. . ( Şu anda askeri harekat yapılan alan, Türkiye’nin üzerinde ısrarla durduğu güvenlik koridorunun kapatılması, yarın Türkmen dağına yönelik muhtemel saldırılar gibi)

Türkiye’nin de bu muhtemel hamlelere karşı koruyucu hamleleri yapma mecburiyeti bulunmaktadır. Aksi durumda karşı karşıya kalınabilecek oldu bittilerin maliyeti çok daha kötü olabilir.

Üç kıtanın kavşak noktası bir ülkede yaşamak ve Dünyada bir dönem geniş bir alanda hakimiyet kurmuş bir Devletin bakiyesi olmak, Türkiye’ye önemli sorumluluklar yüklemektedir. Devlet siyasi, iktisadi ve askeri açıdan güçlü olmalıdır. Siyasi ve sosyal istikrarın sağlanmasına her zaman özel bir dikkat sarf edilmelidir.  Bu ülkenin vatandaşları da kendilerini böyle bir misyonun gerçekleşmesi için hem fikir hem de aksiyon bazında hazır tutmak durumundadırlar. Ayrıca gönül coğrafyamızın tüm unsurlarının, bizleri çok dikkatli bir şekilde izlediklerinin bilincinde olma sorumluluğunu da hiç hatırdan çıkarmamak gerekmektedir.

15 Temmuz Darbe teşebbüsü sırasında gerek millet gerekse de ülkenin lider kadroları iyi bir sınav verdiler. İnşallah bu ruh bundan sonra da devam eder ve hem ülkemiz hem de insanlık için faydalı hizmetlerin ortaya çıkmasına vesile olur.

Dünya Bülteni, 28.08.2016

40 YIL ÖNCESİNİN GENÇLERİ NELER OKUYORDU?

Geçtiğimiz günlerde genç bir grup arkadaşla sohbet ederken söz döndü dolaştı bizim gençlik dönemlerimizle ilgili konular üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Bizim okuma serüvenimiz nasıl başladı, kimlerden etkilendik, sohbet dinlemek için nerelere gidiyorduk, ilk olarak hangi kitapları okuduk filan tarzında sohbet aktı gitti.

Bu sırada hem ben hem de beraber olduğumuz arkadaşlardan bazıları anlatılanların bir bölümünün daha iyi anlaşılabilmesi için daha fazla izaha muhtaç olduğunu farkettik. Mesela ben Beyazsaray dediğim zaman bazılarının bunu anlamadığını, bahsettiğim yerin bir dönem Beyazıt’da Müslüman gençliğin çoğunlukla devam ettiği bir kitapçılar çarşısı olduğunu izah etmek zorunda kaldığımı gördüm. Bazı kitap isimlerinin de yine bazı muhataplarıma hayli yabancı kaçtığını hissettim. Okumaya devam et 40 YIL ÖNCESİNİN GENÇLERİ NELER OKUYORDU?